Kırmızı-Beyaz
Sayı:16
Dansöz…
“Gazetecilik ve haber profesyonelliği materyal ve ideolojik mücadelenin verildiği çok önemli bir alandır. Kalem ve kılıcın çarpıştığı yer olmaktan çoktan çıktı: Ne zaman kalem ve kılıç çarpıştı ki? Hem ilk hem de orta çağlarda, egemen kalem daima egemen güçlerin gönüllü veya gönülsüz tutsağı olmuştur. Bugün bu tutsakların bazıları yüksek ücretle\maaşla mideden geçerek gönülden bağlı modern köleler durumundadır.” (1)
Kırmızı Beyaz Dergisi yayın hayatına başladığı günden bu yana basın ve basında yazıp çizenlerle çok ilgilendi. Çünkü hâkim sınıfların toplumu biçimlendirme eyleminin belki de en önemli araçlarından birini yazılı ve görsel basın oluşturmaktadır. Öyle ki, örneğin Ergenekon Davası gibi Cumhuriyet tarihinin en büyük ve en kapsamlı tertibinin en önemli ayağını Silivri’deki düzmece mahkemeden çok yandaş basının kalemleri oluşturuyordu. Emniyet İstihbarat’ın odalarında pişirilen “flaş haberler” ardından “servise” konuyordu. Psikolojik savaş medyasının 2009 sonu itibariyle Türkiye’de ulaştığı boyut gerçekten göz kamaştırıcıdır. Ortaya atılı iddiaların tamamı yalanlansa da bunun pek bir önemi kalmıyordu. Sana bir kez darbeci dendiyse, hayatında yalnızca muayene için kışlanın içine girmiş olsan dahi darbecisindir. İşte püf nokta burasıdır: Yapılan haberin ahmakça olduğunu haberi yapan dâhil herkes bilse de haber makbullüğünden bir şey kaybetmemektedir. Çünkü zamanımız yalan haberin, polis haberinin çağıdır.
Yalana dayanmak bir anlamıyla da doğruyu unutmak, omurgayı kaybetmek demektir. Omurgayı kaybetmek de artık sağa sola savrulmak, nereden çekerlerse oraya gitmek anlamına gelir. Omurgasızlık biraz dansözlere özgüdür. Koca koca, kelli felli, babanız yaşındaki adamların her gün gazete kâğıdının üstünde mürekkep olup ya da beyaz camda “pikselleşerek” kıvırmasının sebebi budur. Yazımız açılım sürecinin dansöz gazetecileri üzerinedir.
Öyle de yazarım böyle de…
2009 yılı yaz ayları hatırlanacağı üzere açılım tartışmalarının başladığı tarihti. Bir yandan İç İşleri Bakanı Beşir Atalay çeşitli kişi ve kurumlarla bir dizi görüşmeler yapıyor, bir yandan Tayyip Erdoğan’la şimdi milletvekilliği düşürülen DTP Eşbaşkanı Ahmet Türk açılımı görüşüyordu. Görüşülüyordu ama “açılım”ın ne olduğu konusunda en ufak bir şey söylenmiyordu. Kamuoyu anlamsız gözlerle olan bitene bakıyordu. Medya da tam bu sıralar açılımın esiri olmuştu. O dönem atılan manşetleri hatırlamakta fayda var.
“Dünya da milat dedi.” (Yeni Şafak)
“Türkiye Atılımı İçin Kürt Açılımı” (Star)
“Apo silahlara veda diyecek” (Taraf)
“Çözüm kapısı aralandı, Erdoğan ve Ahmet Türk görüştü” (Sabah)
“Başımızı Kuma Gömmeyelim – A.Gül ile söyleşi” (Sabah)
“İlk Randevu İlk Jest” (Haber Türk)
“Kürt açılımı devlet politikasıdır, çözüm daha fazla demokraside” (Radikal)
Yıllarca Abdullah Öcalan için “bebek katili”, “terörist başı”, “İmralı canisi” yazan gazeteler, o sıralarda ise İmralı’dan gelecek Kürt sorununun çözümü için “yol haritası”nı bekliyorlardı. Gerek AKP gerekse DTP gidişattan memnundu. Birbirlerine jest üzerine jest yapıyorlardı. Fakat halk bu durumdan ciddi bir rahatsızlık duyuyordu. Açılımın amacının milleti birleştirmek ve kardeşliği tesis etmekten çok bir iç savaşın zemininin yaratılması olduğu kısa sürede anlaşıldı. Abdullah Öcalan’ın yol haritasının bir parçası olarak K. Irak’tan gelen PKK militanlarının Habur ve Diyarbakır’daki karşılanışı ve sözde yargılanmaları ipleri iyice kopardı. AKP tabanı dâhil tüm halk bu duruma yoğun bir tepki gösterdi. Artık açılım sürdürülebilir bir durumda değildi. Erdoğan “sil baştan” yaparız tehditleri savuruyordu. Her fırsatta delikanlılığı elden bırakmadan “bedeli ne olursa olsun açılımda sonuna kadar gideceğiz” diyen başbakan artık çark ediyordu. Eh tabi buna bağlı olarak medyası da. PKK’lıların Habur’dan geçerek ülkeye giriş yaptıkları ve çadır mahkemesinde yargılanıp serbest bırakıldıkları günler yandaş basın ve “tırstırılmış” basın sevinç çığlıkları atıyordu. Hakikaten gelenler barış elçileriydi:
“Düz ovaya indiler” (Akşam)
“Habur’da Barış için adım” (Yeni Şafak)
“Cumhuriyet’in barış miladı” (Taraf)
“Dağdan Eve” (Sabah)
“Eve dönüş bayramı” (Bugün)
“Kritik Başlangıç” (Radikal)
“Arkası Gelsin” (Milliyet)
“Açılıma dağ dayanmaz” (Star)
“Dağdan inen PKK’lılar serbest kaldı, eve dönüşün yolu açıldı” (Zaman)
Burada kritik nokta 20 Kasım günü atılan bu manşetlerin 3 gün sonra tersine dönmesi. Habur’dan Abdullah Öcalan’ın talimatıyla ve pişman olmadıklarını söyleyerek geçen PKK’lılar, AKP yanlısı basın tarafından coşkuyla karşılandı. Ama ne zamanki gelen 36 kişi DTP otobüsüyle Diyarbakır turu atıyor, işte o zaman başbakan “sil baştan” tehdidini savuruyordu. Tabi ki emri alan “yandaş” ve “tırsak” basın da taarruza geçiyordu:
“Provokasyonlara tepki” (Vakit)
“Provokasyona gelmeyeceğiz” (Zaman)
“DTP ateşle oynamasın” (Bugün)
“Şov bitmezse başladığımız yere döneriz” (Radikal)
“Bu son şans” (Türkiye)
“Bu son şans” (Sabah)
“Çözemezsek başa döneriz” (Star)
Peki, ne değişmişti? Kandil’den gelenlere karşılama yapılacağını DTP çok önceden açıklamıştı. Eh –her nasılsa biliyorduk– gelen grubun serbest bırakılacağını da; başta Başbakan herkes biliyordu. O zaman sorun ne? Tüm bunlar normal ama DTP otobüsüyle şehir turu atılmamalıydı! Bu şovdu. Koca açılım “otobüs” yüzünden “sil baştan” yapılabilirdi. Gerçek sebep ise yandaş medyanın tüm “barış geliyor”, “dağdan inmeler başladı” yalanlarına karşın halkın Habur’daki mahkeme rezaletine karşı duyduğu öfkeydi. Hükümet üç gün sonra gelen tepkilere dayanamayarak açılımı rafa kaldırma sinyali veriyordu. Barış şampiyonu olarak oyların kendisine geleceğini düşünmüştü ancak tam tersi olmuştu. “Şehir turu” ise vesile oldu.
PKK’nın ve Abdullah Öcalan’ın barışa katkı koyabileceğini yazan ve “yol haritasından” memnuniyetini dile getiren birçok köşe yazarı da Tayyip Erdoğan’la birlikte “u” dönüşü yapmışlardı. Şu kadarını söyleyelim ki yandaş ve korkak basının hemen tüm köşe yazarları 5 gün boyunca aynı şeyleri yazdılar. Önce gelenleri alkışladılar, sonra tehdit ettiler. Onlarcası arasından biz sizin için Star Gazetesi Başyazarı Mehmet Altan’ı seçtik. İki gün arayla birbirinin zıttı iki yazı. Önce ilki:
“Abdullah Öcalan’ın önerisi üzerine Mahmur ve Kandil’den, ‘Barış Grubu’ adı altında PKK’lılar, Habur Sınır Kapısı’ndan giriş yaparak silah bırakacaklar.
PKK’nın ‘silahları susturmaya hazır olduğu’ mesajını verecekler.
Devlet de...
Bu sabah atılacak olan bu büyük barış adımına, ‘anlayışla’ cevap verecek.
PKK’lılar emniyet güçlerine teslim olacak...
PKK’ya katılan ama silahlı suç işlemeyen bu grup TCK’nın 221’inci maddesinden yararlanacak...
Taraf’ın haberine göre en fazla dört saat içinde işlemleri yapıldıktan sonra evlerinin yolunu tutacaklar.
Cumhurbaşkanı Abdullah Gül’ün dünkü ve önceki günkü açıklamaları...
Başbakan Recep Tayyip Erdoğan’ın ‘barış’ konusundaki kararlı duruşu...
Bu sefer işlerin daha başka seyredeceği umudunu vermekte.
PKK’nın ‘açılıma’ fiili destek verdiği, devletin de eski hatalarını yapmadığı bir yeni atmosferde...
Barış galiba Habur Kapısı’ndan girmekte...” (2)
Fethullah’ın liberal oğullarından Mehmet Altan, PKK’nın barışa katkısının altını çizdiği günün ertesinde bu kez şunları yazıyordu:
“Dün, yazı teslim saatlerinin iyice azaldığı bir anda makinenin başına oturduğumda...
Kandil ve Mahmur bölgelerinden gelen, DTP’lilerin ‘Barış Grubu’ olarak nitelendirdiği PKK üyeleri, Şırnak’ın Silopi İlçesi yakınlarındaki Habur Gümrük Kapısı’na varıp güvenlik güçlerine teslim olmuştu.
İfade alımı sürüyordu...
Sınırın Türkiye tarafında ise 1 kilometre mesafede binlerce insan toplanmıştı... DTP’nin organize ettiği karşılama töreni için toplananlar, PKK bayrakları, Apo posterleri; PKK’yı ve Apo’yu öven pankartlar açmışlardı.
Sınırda toplananlar, DTP, gelenlerin neredeyse ‘büyükelçi’ muamelesi görmesini talep eder gibiydi...” (3)
Tüm toplumu aptal yerine koymaya çalıştılar. Verilmek istenen mesaj şuydu: Aslında hükümet barış için kendini yakmak pahasına PKK’yı bile muhatap almaya hazırdı. Ama PKK bunu anlamadı. Hükümet daha ne yapsın. Kandil’den dönüş açılım görüşmeleri için bir milat oldu.
Açılımda Yeni Dönem
PKK’lıların karşılanmasından sonra açılım konusunda hiçbir şey eskisi gibi olmadı. Gerçi 10 Kasım ve 13 Kasım tarihlerinde TBMM’de “açılım” oturumları oldu fakat açılıma dair neredeyse hiçbir şey konuşulmadı. Kamuoyu aylardır konuşulan bu garabetin içeriğini merak ediyor ancak hükümet “analar ağlamayacak”, “kan dökülmeyecek”, “siz silahların susmasını istemiyor musunuz?” söylemine yeni bir şey katmıyordu. Bu dönemde konuşulan önce CHP’li vekillerin arkasından da Türkiye Gençlik Birliği’nin açılım oturumlarında yaptıkları eylemlerdi. Gazeteler meclisteki görüşmelerden de çok umutluydu:
“Çözüme ilk adım” (Star)
“Üç ayda silahlar susar” (Taraf)
“Mecliste tarihi oturum: Ölüm değil çözüm” (Sabah)
“Herkese daha çok özgürlük” (Bugün)
“Herkes için daha fazla özgürlük” (Takvim)
“Sizin hiç oğlunuz öldü mü?” (Yeni Şafak)
“Bugün bir milattır” (Türkiye)
DTP mi? Onlar gözden çıkarılmıştı. PKK ve DTP Türkiye’nin başına dayanmış silahlar olarak varlıklarını sürdürüyorlar ancak onların içinde olduğu bir çözüme halkın ikna olması da mümkün olmuyordu. İşte tam bu noktada “barış”, “kardeşlik” diye yola çıkılan yalancı açılım sürecinin iç savaşa doğru giden gerçek yüzü sahneye konuyordu. Sokaklarda çatışmalar yaşanıyor, maçlarda gerginlikler yaşanıyor, protestocular birbirlerine silah çekiyordu. Bizler açılım sürecinin kardeş kavgasına gideceğini, hedeflenenin tam da bu olduğunu biliyorduk. Konuya ilişkin onlarca açıklama yaptık. Irkçılığın karşılıklı tırmandırılacağını ve provokasyonlara karşı tüm milletimizin uyanık olması gerektiğini anlatmaya çalıştık. “Açılım basını” ise ilk başlarda barış görüşmelerinin muhatabı olarak gördüğü PKK’ya şimdi sövüyordu. Zirve noktası ise Tokat’ın Reşadiye ilçesinde PKK’nın hain saldırısı oldu. Medya ikiyüzlülüğe devam ediyordu. Hem de olayları çıkaranın “Ergenekon” olduğunu iddia ederek ne güzel değil mi?
“Gül: Ne zaman çözüm gündeme gelse provokasyonlar oluyor” (Zaman)
“33 asker şüphesi” (Taraf)
“Millet alçakları artık tanıyor” (Vakit)
“70 milyonu yakan ateş” (Sabah)
Ne kolay! Bütün bir milleti 5 ay boyunca açılım adı altında birbirine yabancılaştır. Kara propagandanın en hasını yap, PKK’yı daha da meşru hale getir ve daha da cesaret ver ondan sonra da “70 milyonu yakan ateş” de. Peki, siz değil miydiniz PKK’yı açılımın bir parçası olarak gösterenler?
Şimdi, bu dönemin tıpkı gazete manşetleri gibi köşe yazarlarının da en çok kıvırdığı dönemlerden biri olduğunu belirtelim. Şu sözlere bir göz atalım:
“Bugün biz Kürt hareketi dediğimizde aslında tek bir ana hareketi kastediyoruz... Bu hareketin kalbinde Öcalan var... Bu hareketin dışında alternatifler falan yok! Bu söylem palavradır! Bu hareketin içinde olmayan Kürtlerin de son tahlilde Öcalan ile bir gönül bağı vardır. Ne derseniz deyin artık bu realite O-LUŞ-MUŞ-TUR...” (4)
“Kürt realitesi bugün aynı zamanda DTP realitesidir, PKK realitesidir ve en önemlisi de Abdullah Öcalan realitesidir... Kürt halkının büyük çoğunluğu için Abdullah Öcalan ismi önemli, kıymetli ve değerlidir... AKP’ye oy veren birçok Kürt yurttaşın dünyasında da bu böyledir... Bu realiteden kaçarak da Kürt meselesi çözülemez...” (5)
“Türkiye’nin toplumsal macerasının ortaya çıkardığı bir realite olan, kendi halkının büyük çoğunluğu tarafından önder kabul edilen Abdullah Öcalan da günümüz düşünürleriyle epey haşır neşir... Bir ara Chomsky ve Wallerstein’i epey okuyordu, sonra Murray Bookchin’i. Bu aralar da Cioran ve Karatani okuyormuş... Ben kendisine Berlin’i de okumasını tavsiye ederim. YKY’den çıkan Konuşmalar kitabı iyi bir başlangıç olabilir. Özellikle Berlin’in bu kitapta geçen ‘Her an tedirginlik içinde yaşayan bir azınlığa ait olmak istememek ve kendisine ait olan bir ülkede yaşamak istemek her insanın hakkıdır’ önermesini açtığı sayfalara dikkat çekmek isterim...” (6)
Evet, yukarıdaki sözlerin tamamı Taraf Gazetesinin asi çocuğu Rasim Ozan Kütahyalı’ya ait. Mesaisinin önemli bir bölümünü Türkiye Soluna küfretmekle geçiren “küçük Ahmet Altan”, Kürt sorunu üzerine de yazıp durmakta. Yukarıdaki alıntılara dikkat edelim. AKP’nin Amerikancı açılım sürecini başlatmasıyla ve PKK bir muhatap olarak ortaya çıkınca Kütahyalı yukarıda ki yazıları kaleme alabiliyor. Kütahyalı bu yazılarda ve diğer onlarcasında açıkça PKK’nın Kürt sorununda birinci muhatap olduğunu söylüyor. Peki, bir de şu yazıya bakalım:
“Tokat’ta alçakça katledilen Cengiz Sarıbaş’ın annesini izliyorum ekranda...
Gülyaz anne, bir AK Parti yetkilisine ‘Bir oğlum var. Gerekirse o da şehit olur. Ama Başbakan bu açılımdan vazgeçsin’ diyor... ‘Oğlum şehitlik makamına ulaştı. Bu bize gurur veriyor’ diyor... Katledilen askerimizin tüm kadın akrabaları gibi o da başörtülü... Derin Anadolu’nun mümin, mütevekkil ve yoksul kadınlarından Gülyaz anne...
Katledilen yedi askerimizin de ailesi öyleler... Anneler ‘Oğlumun mekânı cennet oldu. Şehadet makamına ulaştı’ diyerek acılarını dindirmeye çalışıyorlar... Babalar ‘Vatan sağolsun’ diyorlar...
Türk devlet zihniyetinin kalleşliklerine karşı çıkmak, çifte standartlarını sergilemek, nasıl Türkleri istismar ettiğini dürüstçe ortaya koymak, gerektiğinde TSK’ya meydan okumak önce bizim sorumluluğumuz... Bunu yeterince yüreklice yaptığımızı düşünmüyor musunuz?
Gelin aynı şekilde PKK zihniyetinin kalleşliklerine de siz isyan edin... DTP’ye mesafeli Kürtlerden de önce DTP gençliği, DTP örgütleri bunu yapmalıdır... Kürt gençliği kendi içindeki Ergenekon zihniyetine isyan bayrağını açmalıdır...”
Bu yazı da Kütahyalı’nın. Bir yandan PKK’nın üstlendiği Tokat Reşadiye saldırısında şehit olan askerlerimiz için gözyaşı dökerken bir yandan da hala bunu da Ergenekon yaptı diyebilmektedir. “Kürt halkının temsilcisi PKK” şimdi olmuştur ”Ergenekoncu PKK”! Aslında sorun Kütahyalı değildir. En baştaki girizgâhı boşa yapmadık. Kütahyalı omurgasızdır. ABD, PKK’sız seçenekleri düşündüğü zaman Kütahyalı da PKK’yı silebilir. Yani siz, yazana değil yazdırana bakın!
Kütahyalı’nın “ilahı” Ahmet Altan’da benzer bir evrim geçiriyor. Öyle bir kıvırıyor ki değme dansözlere taş çıkartıyor. O da gazetesini finanse eden “cemaatin” diğer gazetelerinden farklı şeyler yazmıyor. Önce şunları yazıyor Taraf Gazetesinde:
“Savaş bitiyor.
Kandil’den ve Mahmur’dan gelerek yarın sabah Habur kapısından girecek olan grup akşama evinde annesinin yaptığı içli köfteleri yerse bu ülkede silahlar susar.
PKK’nın ‘silahları susturmaya hazır olduğu’ mesajını verdiği bu hareketinden sonra yapılacak askeri bir operasyonu kimseye anlatamazsınız, bir operasyonun, askerlerin hayatını tehlikeye atmanın anlamı kalmaz.
Yarın, o nedenle büyük bir gün bu ülke için.
Bu ülkede yaşayanlar için.
Yirmi beş yıllık kanlı bir acının sona ermek üzere olduğunun bu ülkeye müjdelenmesi.
Öğrenebildiğimiz kadarıyla iki taraf da bu büyük olaya gerektiği gibi hazırlanıp, gerekli jestleri yapmaya karar vermişler.” (8)
Sonra ise PKK ve Abdullah Öcalan hedef durumunda. Şimdi artık çözümün muhatabı bir PKK onun için yoktur, aslında ABD için yoktur. Altan’ın acıması yoktur:
“Koca bir ülkeyi, milyonlarca insanı, hatta Ortadoğu’yu etkileyecek bir barış süreci, sanırım siyaset tarihine geçecek bir tuhaflıkla tıkandı.
Apo’nun hücresi bilmemkaç santimetre küçüldü diye, Apo da dâhil bizim kuşağın tümü öldükten sonra daha uzun yıllar hayatlarını sürdürecek olan gençler kendi hayatlarından vazgeçiyorlar.
Kendilerini, kendi iradeleriyle bir ‘kul’ haline getiriyorlar, kendi hayatlarını, kendi varlıklarını ‘önemsiz’ buluyorlar.
Sadece bu satırları okumak bile çoğunu öfkeden delirtmeye yeter.
Onlara göre Apo hakkında bir söz söylenemez, Apo eleştirilemez.
‘Ahmet efendi kendine gel, sen kimsin Apo hakkında konuşacak’ tarzından mektupları yazmaya başlamışlardır bile.” (9)
DTP Kapatıldı, Açılım Kapandı
Ve son perde. Doğrusunu söylemek gerekirse en heyecanlı perde. Suçlu bulunuyor: DTP! DTP Anayasa Mahkemesi tarafından “oybirliğiyle” kapatıldıktan sonra yandaş basın bu kapatmayı DTP’nin hak ettiği konusunda hemfikirdi. Onlara göre DTP ülkeyi karıştırmak isteyen Ergenekoncularla işbirliğine gitmişti. O yüzden “oh olsun”du ona. Yeni Şafak Gazetesi, “İstedikleri Oldu” manşetini atarken, manşet altında “Demokratik açılımı baltalamak isteyen odaklarla bu süreci kaosa çevirmek isteyen DTP amacına ulaştı. Son yılların en büyük demokrasi sınavını veren Anayasa Mahkemesi oybirliğiyle DTP’yi kapattı” ifadelerini kullandı. Böylece işin içine “Ergenekonvari odaklar” da çekilmiş oluyor. Bu arada AKP kapatma davasında “Demokrasilerde partiler ne olursa olsun kapatılmaz” diyen hatta AKP’ye kapatma davasını açan Yargıtay Cumhuriyet Başsavcısını linç etmeye kalkan düzenbazlar, konu DTP olunca Anayasa Mahkemesi’nin kararını “demokrasi sınavı”, “demokrasinin gereği” olarak nitelendirebildiler. “Tıynetleri” olmayınca, bu adamların dünü ile bugünü arasında tutarlılık aramak da beyhude bir çaba oluyor. İşte diğer örnekler:
“İstedikleri Oldu” (Yeni Şafak)
“DTP Kapatıldı, Gerekçe Terör” (Zaman)
“DTP Kapatıldı” (Vakit)
“DTP Kendini Kapattırdı” (Bugün)
Yazımızı dergimizin yazı işlerine teslim etme vakti geldi. Bugünlerde ise her şey yeniden tersine dönmekte. DTP’liler, partileri kapanmasına rağmen, Abdullah Öcalan’ın talimatıyla da olsa siyasette kaldıkları için yeniden açılım sürecinin muhatabı olma yolunda ilerliyorlar. Onları yerden yere vuran yandaş ve tırsak basın şimdi onları yeniden yerden kaldırma telaşında. Abdullah Öcalan mı? Vekilleri “Sine–i Meclis”e geri gönderdiği için yeniden sevilmeye sayılmaya başlandı. Siz bu satırları okuduğunuz günlerde bu durum daha da ilerlemiş olabilir.
Sonsöz
Türkiye’de medya manipülasyonları inanılmaz boyutlarda. Her gün onlarca yalan haber kamuoyuna sunuluyor. Çamur atmalar, iftiralar, karalamalar, mahkûm etmeler… Birçok yalanları yargı kararıyla ortaya çıksa bile, yüzlerce haberlerine tekzip gelse bile bunların hiç biri yayımlanmamakta, insanlar ya da kurumlar atılan çamurun iziyle yaşamaya mahkûm bırakılmaktadır. İktidara olan göbekten bağ, ihalelerle belirlenmiş rant ilişkileri, yapılan işi gazetecilikten tamamen çıkarmakta ve tetikçilik alıp başını gitmektedir.
Kürt sorunu ile ilgili yüzlerce yalan ve yönlendirme haber içerisinden en karakteristik olan birkaçını sayfalarımızın imkânı ölçüsünde değerlendirmeye çalıştık. Çıkan sonuç, iktidarın iki dudağının arasına bakarak tutum belirleyen ve iktidarın haber bültenine dönüşmüş onlarca “gazete”. Buna direnen basın kuruluşları da elbette var. Onları desteklemek de bizim boynumuzun borcu.
Bu vesileyle; aralarındaki tüm farklılıkları bir kenara bırakarak, ekmek davasında birleşen yiğit TEKEL işçilerine gerçek açılımı Türkiye’ye gösterdikleri için sonsuz teşekkür ediyoruz.
Utku REYHAN
Dipnotlar:
(1) Prof. Dr. İrfan Erdoğan, “Kapitalist medya profesyonelliği ve haber olmayan haberler”, Bilim ve Ütopya Dergisi, Mart 1995.
(2) Mehmet Altan, “Barış Habur Kapısında”, Star Gazetesi, 19.10.2009.
(3) Mehmet Altan, “Son Dakika”, Star Gazetesi, 20.10.2009.
(4) Rasim Ozan Kütahyalı, “Kürt Hareketine dair liberal palavralar”, Taraf Gazetesi, 16.12.2009.
(5) Rasim Ozan Kütahyalı, “Öcalan realitesi ve Kürt açılımı”, Taraf Gazetesi, 01.08.2009.
(6) Rasim Ozan Kütahyalı, “İsaiah Berlin’i okuyan Abdullah Öcalan…”, Taraf Gazetesi, 12.08.2009.
(7) Rasim Ozan Kütahyalı, “Evet, isyan…”, Taraf Gazetesi, 12.12.2009
(8) Ahmet Altan, “Mutlu gün…”, Taraf Gazetesi, 18.10.2009.
(9) Ahmet Altan, “Öldüren benzerlik…”, Taraf Gazetesi, 09.12.2009.
İnternette Paylaş / Arkadaşına Gönder / Favorilere Ekle
| < Önceki | Sonraki > |
|---|
Neden TGB'li Oldum?
Nurten Volkan-İstanbul (6 Eylül 2010) Sude Gergeroğlu-Yalova (7 Eylül 2010) "Atatürkçü Düşünceyi yaşatmak, Ata'dan devraldığımız görevi yerine getirmek, emperyalist güçlerin ve diğer çıkar çevrelerinin ülkemiz üzerinde oynadığı oyunlara bir dur demek gerekiyor. Düşüncelerime ses vermeniz ve sesinize ses katmam dileğiyle.." Damla Dinçşahin-İstanbul(3 Eylül 2010) 2006 yılında kurulduğunuzu öğrendiğimde, ne kadar çok zaman kaybetmişim dedim. Fakat hiç birşey için geç değildir diye düşünerek aranızda olmak istediğime karar verdim. Taksimde sizleri gördüğümde, sizi kameraya almakdan daha fazlasını yapmam gerektiği düşündüm. Benim için sizlerle olmak, sizlere ufak bi katkım olmasından daha fazla; sizlerle olmak kendim için önemli, kararlarım ve düşüncelerim için önemli. Sinem Ayver-Uşak (2 Eylül 2010) Hakkı Doğan-Balıkesir (1 Eylül 2010)
Zeliha Üzgün-Trabzon (1 Eylül 2010) Uğur Arslan-İstanbul (31 Ağustos 2010) "Uğur Arslan - İstanbul (31 Ağustos Salı) Mehmet Bozyel-Çanakkale (31 Ağustos 2020) "Geleceğimizin aydınlık Türkiyesi için, mutlaka olmazsa olmazlardan biri ATATÜR'ün ilerici aydınlık yolunda ilerleyecek gençlerimizi yetiştirmemizdir." Hakan Ak-Tekirdağ (31 Ağustos 2020) Onur Encür-Çanakkale (30 Ağustos 2010) Ergin Doğruer-İstanbul (29 Ağustos 2010) Nakşi Gökdoğan-Şanlıurfa (28 Ağustos 2010) Abdullah Karaman-Balıkesir (28 Ağustos 2010) Korcan Baysan (28 Ağustos 2010) Nesibe Oktav-Sakarya (27 Ağustos 2010) Bora Güldiker (24 Ağustos 2010): Suzan Yılmaz (23 Ağustos 2010): Pınar Saros (21 Ağustos 2010): Emir Kağan Arkıl (21 Ağustos 2010):
|
Görsel Galeri
Yeni Videolar
Son Yorumlar
TGB Hatay'da, İnternet Üyeleriyle Nikah ...
Hataylıyım ve bu etkinliklerin herkes tarafından duyulması i... Devamı...
07.09.10 00:35
Yazan: Hakan
Arkadaş! TGB'ye Hoşgeldin!
Yaşasın Tgb Devrimcileri.. Atatürk'ün Askerleriyiz.. Atatürk... Devamı...
06.09.10 23:12
Yazan: KorkusuzTürk
TGB Hatay'da, İnternet Üyeleriyle Nikah ...
selam yaprak ben hatay il yöneticisi murat özkücük murattgb_... Devamı...
06.09.10 22:55
Yazan: murat özkücük
Temel İlkeler Bildirgesi
Eskidendi bu dedikleriniz.. Bir neslin tum vatansever gencl... Devamı...
06.09.10 20:47
Yazan: asli














