Eminağaoğlu: "İlhan Cihaner'in Tutuklanması İkinci Menemen Olayıdır!"
Kırmızı Beyaz: Hâkimler ve Savcılar Yüksek Kurulu’nun (HSYK) Erzurum’daki özel yetkili savcıları görevden alması çok tartışıldı. Adalet Bakanı Sadullah Ergin bu kararın hukuki olmadığı yönünde açıklamalar yaptı. Sizce bu karar hukuka aykırı mıdır?
Ömer Faruk Eminağaoğlu: Gerek anayasaya, gerekse HSYK yasasına göre, yargıç ve savcıların özlük hakları konusunda, belli maddelerde Adalet Bakanlığı, belli maddelerde ise HSYK yetkili ve görevlidir. Yargıç ve savcıların yetkilerinin alınması veya geçici olarak yetkilendirilmesi bütünüyle HSYK’nin görev alanı içerisindedir. Mevcut uygulama ne yasaya, ne de anayasaya aykırılık oluşturmaktadır. Sonuçta HSYK bu kişileri mesleki bir disiplin yaptırımına uğratarak bu kararı almıyor.
Disiplin süreci Adalet Bakanlığı’nın onayıyla başlayabiliyor. HSYK nasıl bir atama kararnamesi çıkarabiliyorsa, geniş yetkili mahkemelerde çalışacak kişileri yetkilendirebiliyorsa, o yetkiyi geri de alabilir. Ayrıca bunun gerekçesini de göstermiştir. Burada hiçbir şekilde Adalet Bakanlığı’nın yetkisi ve görevi yoktur. Gerçekleşen işlem bütünüyle yasaya ve hukuka uygundur.
HSYK’nin yaptığı işlemin bir ‘yargı darbesi’, ‘yargıya müdahale’ olduğunu ileri sürenler vardır. Bunu ileri sürenler HSYK toplantısında yer almayıp, iktidarın eşzamanlı yapmış olduğu toplantıya katılan ve bu toplantı sonrasında adeta meselenin bir tarafıymış gibi açıklama yapan kişilerdir. Yani yargıdaki soruşturmalarda kendisini taraf konumuna sokan belirli odaklar var. Sorgulanması gereken budur.
Kaldı ki sürece bakarsak, bu geniş yetkili mahkemelerin yargıç ve savcıları soruşturması konusu da son İlhan Cihaner olayından önce gündeme gelmiştir. Benim, Osman Kaçmaz’ın ve içlerinde İlhan Cihaner’in de bulunduğu diğer bazı hâkim ve savcıların haklarında, Ergenekon soruşturması gerekçe gösterilerek İstanbul’daki savcılar tarafından Adalet Bakanlığı’na bir dosya gönderilmiştir. Teftiş Kurulu yönetmeliğine 2007 yılında konulan bir hükümle temel hak ve özgürlükler, bırakın yasayı, yönetmelikle kısıtlanır hale getirilmiş, yargıç ve savcıların adalet müfettişleri eliyle dinletilmesi yolu açılmıştır. Müfettişler bu dinlemeleri yaptırmış, müfettişlerin işi bittikten sonra ise Adalet Bakanlığı’na gönderilen dosyalar tekrar İstanbul’a yollanmıştır. İstanbul’daki savcılar, birinci sınıfa ayrılmış yargıç ve savcılar Yargıtay’da yargılanabileceğinden, “Bunların soruşturmasını biz yapmaya yetkili değiliz” diyerek dosyaları bir daha Adalet Bakanlığı’na göndermişlerdir 20 Nisan 2009’da. 27 Mayıs 2009’da Adalet Bakanlığı Ceza İşleri Genel Müdürlüğü, anayasanın 138. maddesine göre açıkça anayasaya ve hukuka aykırı yasadışı bir emir niteliğinde yazı göndererek, “Hayır, bunlar hakkında mutlaka siz soruşturma yapacaksınız” demiştir. Bu yazının üzerine buradaki savcılar, birinci sınıfa ayrılmış yargıç ve savcıları soruşturmaya başlamıştır.
Yargıya, soruşturmaya müdahale eden Adalet Bakanlığı’dır ve İstanbul’daki savcıların bile karşı görüşüne rağmen bu açık müdahaleyi yapmıştır. Yasadışı emri uygulayan savcıları HSYK yetkisine almış, yani hukuksuzluğu hukuka uygun hale getirmiştir. Bunu perdelemek için de şimdi, kamuoyunda bilgi kirliliği yaratmaktadır. Yargıya bir müdahale, evet, vardır. Ancak o müdahaleyi yapan 27 Mayıs 2009’da “Savcıları soruşturun!” emrini veren Adalet Bakanlığı’dır. İşte o emri uygulayan savcıların yetkisini HSYK almıştır; ama bunlar kamuoyuna yansıtılmamaktadır.
K.B.: Siz de önceki dönemde YARSAV’a başkanlık ettiniz. YARSAV’ın İlhan Cihaner’in tutuklanmasına giden süreçte aldığı tutumu nasıl değerlendiriyorsunuz?
Ö. F. E.: Kamuoyuna yansımayan birçok boyut var. Benim başkan olduğum dönemde Sabih Kanadoğlu’na yönelik yapılan eylemi biz yargıya yönelik bir operasyon olarak gördüğümüz için en sert bir biçimde tepki verdik. Osman Kaçmaz’a, Başbakan’ı tazminata mahkûm eden Kartal Hâkimi Sevgi Övüç’e yapılanları yine yargının baskılanması olarak gördüğümüz için en sert bir biçimde tepki verdik.
YARSAV bu süreçte, İlhan Cihaner’le ilgili olarak gerek Erzurum, gerekse Erzincan’da gerekli incelemelerde bulunmuştur. Ancak medyanın YARSAV’a bakışı sebebiyle bunlar maalesef kamuoyuna yansımamıştır. İlhan Cihaner’e yapılan işlem yargıya çok açık bir baskıdır. Hatta ve hatta buna bir ‘İkinci Menemen’ benzetmesi yapmanızda da hiçbir sakınca yoktur. Cemaatleri soruşturan bir savcının 26 yıl hapisle muhatap edilmesi, bugüne dek Türkiye’de yaşanmamış bir hukuki saldırıdır. Kaldı ki soruşturma mercilerinin soruşturma yetkisi ve tutuklama mercilerinin HSYK kanunu 85. maddesine göre tutuklama yetkisi yoktur. Bugün halen İlhan Cihaner’in dosyasını hangi merciinin inceleyeceği net değildir.
K.B.: Sorguda sorulan sorular da kararın arkasındaki cemaat baskısını gösteriyor zaten…
Ö. F. E.: İlhan Cihaner kimlere dokunduysa, baskının kaynağı da orasıdır.
K. B.: Peki, hükümetin ‘Yargı Reformu’ tasarısını nasıl değerlendiriyorsunuz? HSYK’ye meclis üzerinden üye atanması erkler ayrılığı ilkesine ne kadar uygundur?
Ö. F. E.: Bunu yaparken AB ülkelerini örnek gösteriyorlar. “Bakın AB ülkelerinde yasama organları bizdeki HSYK’nin dengi kurullara üye seçiyor. Bizde de bu model olsun” deniliyor. O zaman bunu yaparken gelin siyasi partiler yasası ve seçim yasasını da Avrupa normlarına göre düzenleyelim. Yasama organını da Avrupa normlarına göre oluşturalım; tek kişinin belirlediği milletvekillerinden oluşan bir yasama organı olmasın! Yasama organı bu biçimde oluşuyorsa, HSYK’ye kimin atanacağına da yine aynı kişi karar verecektir RTÜK örneğinde yaşadığımız gibi. Yani HSYK’ye seçilecek kişiler doğrudan iktidar partisinin ve onun başkanının işaret edeceği kişiler olacak.
AB’yi örnek gösterenler şunu da atlamasınlar: Belirli ülkelerde, belirli yasama organları için seçim yaptırılıyor. Ama gelin bunu yapan ülkelere bir bakalım: Mesela Almanya’da yargıç ve savcıların siyasi parti üyesi olmaları yasak değildir. Yargıç ve savcılar siyasi parti üyesi olabilir; parti organlarında da görev alabilir. Almanya’da temas içinde olduğumuz, siyasi parti il başkanı yargıç ve savcılar da vardır. Bir modeli alacaksanız onu bütünüyle görmek zorundasınız. O zaman Türkiye’de de yargıç ve savcılara yönelik siyasi parti üyelik yasağını kaldırmanız gerekiyor. Bu Türk toplumuna ve buradaki işleyişe ne kadar uygun?
Avrupa’da bu kuralların getirilmesinde ilke çoğulculuğu sağlamaktır; subjektifliği ortadan kaldırıp objektif kararlar alınmasını sağlamaktır. Oradaki demokrasinin yerleşmişliğini bir tarafa bırakın, Türkiye’de böyle bir ilkeyi hayata geçirmek için meclisi bu sürece dâhil etmek mi, yoksa dışında tutmak mı gerekiyor? Esas olan meclisin seçimi değil, ilkeyi yaşama geçirmek.
Biz Türkiye’de, mevcut anayasa ve siyasi partiler yasaları bu halde dururken yasama organını devreye sokarsanız, iktidardaki siyasi yapıyı aynen HSYK’ye ve yargıya taşırsınız. Bu da yargıyı siyasi etkilerin dışına taşımanın aksine, iktidarın bir kolu haline getirir; erkler ayrılığını da ortadan kaldırır.
Türkiye’de mevcut yasama organını aynen bu işin içine soktuğunuz zaman objektifliği yok edersiniz. Objektifliği sağlamanın da yolu vardır: Üye sayısını artırırsınız, kürsüdeki yargıçlar arasında da seçim yapılmasını sağlarsınız, yüksek yargıdan da seçime yönelik kontenjan sayısını yükseltirsiniz. Ama siyasi partiyi işin içine sokmak, yargıyı yürütmenin bir kolu haline getirir ve 1961 anayasası öncesindeki tablo ortaya çıkar. 1961 öncesinde HSYK de, Anayasa Mahkemesi de yoktu. Eğer o dönemde bu gibi kurumlar olsaydı, Türkiye askeri yönetimlerle hiçbir biçimde tanışmazdı. 1950–60 arasında yaşanan süreçte yasama organını denetleyen bir Anayasa Mahkemesi olsaydı, yargıç ve savcılara gerçek anlamda güvence olabilecek bir HSYK olsaydı, yargı bağımsızlığı olsaydı, hiçbir askeri müdahale gerçekleşmezdi.
Siyasi ve hukuki tarihimizde yaşadığımız bütün olayları elimizin tersiyle itiyoruz, görmezden geliyoruz ve “Buyurun TBMM seçsin” diyoruz. Bu Türkiye’de, demokrasiyi de, erkler ayrılığını da ortadan kaldıracak bir gidişe doğru ülkeyi sürükleyecektir ve son derece tehlikelidir. Bu işin sonu, hukuk devletinin varlığı-yokluğu tartışmasına dek gidecektir.
K.B.: Yine erkler ayrılığı ilkesinin ihlali eksende, Tayyip Erdoğan’ın kısa süre önce yaptığı bir konuşmada yaptığı, parti kapatma yetkisinin Anayasa Mahkemesi’nden alınıp TBMM’ye devredilmesi önerisini nasıl değerlendiriyorsunuz?
Ö. F. E.: Parti kapatmadan memnun olan hiç kimse yok; ama bu demek değil ki parti kapatma hiç olmasın. Siz, hem iktidar partisi olarak yasamayı da, yürütmeyi de, yargıyı da kendi elinizde toplamaya kalkacaksınız, hem de “Parti kapatma olmasın” diyeceksiniz… Parti kapatma yetkisini yasama organına vereceksiniz ve erkler ayrılığını hiçe sayan bir parti de çoğunluğu oluşturacak… O siyasi partinin kendi hakkındaki kapatma davasının iznini vermesi mümkün müdür? Hiç kimseyi kandırmayın; dünyada böyle bir model yok!
Siyasi partiler demokrasinin varlığı için olmazsa olmaz kurumlardır. Hiçbir ülkede siyasi parti demokrasinin varlığını tehlikeye atmak için faaliyette bulunmaz; demokrasiyi güçlendirmek için faaliyette bulunur. Parti kapatma davasının meclise verilmesine kafa yoracaklarına, demokrasiye uygun bir model bu siyasi parti içerisinde nasıl yaşama geçirilebilir, bir siyasi parti olarak demokrasiye zarar vermeden nasıl faaliyette bulunulur, demokrasi nasıl güçlenir, bunlara kafa yorsunlar. Siz bunları düşüneceğinize, “Kendi projemi uygulamak için demokrasiye tramvay gibi iner binerim” derseniz, o zaman ancak bilgi kirliliği yaratırsınız. Söylenen model hiçbir ülkede gerçek anlamda işletilmemektedir. Her yerde İnsan Hakları Mahkemesi de bu konuya böyle bakıyor.
Parti kapatma en radikal yaptırım olduğu için en son başvurulacak seçenektir. Biz de demiyoruz ki hemen birinci eylem görüldüğünde partiye kapatma yaptırımı uygulayın! Seçime katılmayı engelleme yaptırımı getirilsin; bu niye tartışılmıyor? Hazine yardımından yoksunluk yaptırımı getirildi. Bu yardımı alan partiler %7’yi geçen partiler zaten. Türkiye’deki siyasi partiler yasasına göre iktidar partisinin finansörü devlettir, diğer partilerden çok daha yüksek miktarda hazine yardımı alır. Devletin zaten kendi verdiği paranın bir kısmını kesmesi ne derece etkili bir yaptırımdır? Kapatmayı son çare olarak uygulayacağız diyorsanız, öncelikle seçimlere katılmayı yasaklama yaptırımı getirin. Buna rağmen, o siyasi parti aynı yolda yürümeye devam ediyorsa, kapatma yaptırımı uygulanmasına kimse bir şey diyemez. Ama bizde seçimlere katılmanın yasaklanması yaptırımı olmadığı gibi, olaya hazine yardımının kısılması bütün sorunları çözmüş gibi bakılıyor ve devlet bir eliyle verdiğinin yarısını öbür eliyle geri alıyor. Böyle bir yaptırım olamaz!
K.B.: Peki, partinin sözcülerine cezai yaptırım uygulayan bir düzenleme nasıl olur acaba?
Ö. F. E.: Kişisel yaptırım uygulamak isterseniz, orada da cezai boyutuyla dokunulmazlıklar karşınıza çıkar, orada adım atamazsınız. Seçilme hakkından yoksunluk getirmeye çalışmanız ise anayasa yönünden birtakım engeller yaratır. Burada, dokunulmazlıkların geniş kapsamlı olarak masaya yatırılması gerektiği karşımıza çıkıyor. Buna sıcak bakacak bir siyasi iradenin de Türkiye’de olduğu söylenemez.
Ama söylediğim gibi, parti kapatma kesinlikle olmasın denilemez. Kapatma, demokrasiyi koruyabilmek için başvurulması gereken son bir yöntemdir. Ancak bu noktaya gelmeden önce seçimlere katılmaktan yasaklanma gibi, partinin o anda kayıtlı tüm üyelerinin bir sonraki seçimlerde aday olmalarının engellenmesi gibi bir yaptırım anayasaya aykırı olmayacaktır ve orantısal olacaktır. Bunun örnekleri de vardır.
K.B.: Bir diğer gelişme de pek çok emekli ve muvazzaf subayın gözaltına alınması ve bir kısmının da tutuklanması. Bu durumun hukuki bir dayanağı var mı?
Ö. F. E.: Kişiler hakkında bir takım soruşturmalar yürütüyorsanız, itham veya iddialarda bulunuyorsanız bunun hukuk içersinde yapılması lazım. Geniş yetkili savcılıkların yetkisini düzenleyen madde çok net, CMK 250. madde çok net: Askeri mahkemelerin yetkisine giren konularda CMK 250’deki savcılık ve mahkemelerin yetkisi yok! Uyuşmazlık Mahkemesi kararlarını da gözetirsek, muvazzaf subaylarla ilgili olarak, hiçbir şekilde, geniş yetkili mahkeme ve savcılıkların işlem yapma yetkisi söz konusu değil iken, bu yetki sadece askeri mahkemelerde iken sivil yargı kendini bu olayın içinde bulmuştur. Muvazzaf olmayan ve askerlikten bir şekilde ayrılmış olan kişiler yönünden sivil yargı yetkilidir; çünkü Uyuşmazlık Mahkemesi terhis olma hükümleri onlar için de uygulanır diyor. Ama görevdekilerle ilgili olarak yasa son derece açıktır: Sivil yargı yetkili değildir!
Buna rağmen yargı, hukuk dışı belli amaçlara yönlendirilerek bazı soruşturmalar yürütülmektedir.
K.B.: Bu süreçte yaşananlar şu an bir ‘devlet krizi’ olarak nitelendiriliyor. Sizce bu kriz nasıl aşılır?
Ö. F. E.: Türkiye laik, demokratik, sosyal bir hukuk devleti ise yargı organlarının bağımsızlık içinde, hukuka uygun hareket etmeleri ile bu süreç aşılacaktır. Siyaset yargıyı baskı altına alır ise, elbette kriz devam eder. Bir hukuk devletinde çözüm sadece hukuksaldır. Günümüz Türkiye’sinde maalesef etkin hukuksal denetim söz konusu olamamaktadır. Ama sonuçta hiçbir güç hukuka boyun eğdiremeyecektir. Eğdirmiş gibi görünse de bu kalıcı olmayacaktır. Günümüzde yaşanan sorunlar hukukun baskılanmasından kaynaklanmaktadır. Bu sorunlar da, yine hukuk yoluyla, er veya geç aşılacaktır. Kimsenin umutsuzluğa kapılmaması gerekir.
K.B.: Çok teşekkür ederiz.
Selin ÇELİK-Onurcan ÜLKER
İnternette Paylaş / Arkadaşına Gönder / Favorilere Ekle
| < Önceki | Sonraki > |
|---|
Neden TGB'li Oldum?
Damla Dinçşahin-İstanbul(3 Eylül 2010) 2006 yılında kurulduğunuzu öğrendiğimde, ne kadar çok zaman kaybetmişim dedim. Fakat hiç birşey için geç değildir diye düşünerek aranızda olmak istediğime karar verdim. Taksimde sizleri gördüğümde, sizi kameraya almakdan daha fazlasını yapmam gerektiği düşündüm. Benim için sizlerle olmak, sizlere ufak bi katkım olmasından daha fazla; sizlerle olmak kendim için önemli, kararlarım ve düşüncelerim için önemli. Sinem Ayver-Uşak (2 Eylül 2010) Hakkı Doğan-Balıkesir (1 Eylül 2010)
Zeliha Üzgün-Trabzon (1 Eylül 2010) Uğur Arslan-İstanbul (31 Ağustos 2010) "Uğur Arslan - İstanbul (31 Ağustos Salı) Mehmet Bozyel-Çanakkale (31 Ağustos 2020) "Geleceğimizin aydınlık Türkiyesi için, mutlaka olmazsa olmazlardan biri ATATÜR'ün ilerici aydınlık yolunda ilerleyecek gençlerimizi yetiştirmemizdir." Hakan Ak-Tekirdağ (31 Ağustos 2020) Onur Encür-Çanakkale (30 Ağustos 2010) Ergin Doğruer-İstanbul (29 Ağustos 2010) Nakşi Gökdoğan-Şanlıurfa (28 Ağustos 2010) Abdullah Karaman-Balıkesir (28 Ağustos 2010) Korcan Baysan (28 Ağustos 2010) Nesibe Oktav-Sakarya (27 Ağustos 2010) Bora Güldiker (24 Ağustos 2010): Suzan Yılmaz (23 Ağustos 2010): Pınar Saros (21 Ağustos 2010): Emir Kağan Arkıl (21 Ağustos 2010):
|
Görsel Galeri
Yeni Videolar
Son Yorumlar
ABD'den Türkiye'ye Ahlaksız Teklif!
abd işgal ettiği diğer ülkelerdeki izlediği politikayı iran ... Devamı...
06.09.10 02:00
Yazan: hakan durak
Zaman Yanlış Yumurtaları Sıktı
Aç tavuktan ziyade eceli gelen köpek mevzusuna benziyor bu d... Devamı...
06.09.10 01:03
Yazan: Osman
Zaman Yanlış Yumurtaları Sıktı
Evet doğru ve güzel bir eylem olsa da Öğrenci Kolektifleri'... Devamı...
06.09.10 00:59
Yazan: Neresi Karalama?
Biz Kimiz?
Neinn davasındasınız.. önemli olan şu anda iktidarr.. hem yi... Devamı...
06.09.10 00:17
Yazan: Aliemre..














