Cumhuriyet'in Okulunu Kuruyoruz! Çalışmasından Notlar-4
Diyarbakır'ın Aslanoğlu Köyü'nde Gerçekleştirdiğimiz "Cumhuriyet'in Okulunu Kuruyoruz!" Çalışmasından Notlar-4
TGB Genel Merkezi'ne gönderilen raporları yayımlamaya devam ediyoruz.
Sıradaki Rapor Manisa TGB Başkanı Erdem Özdemir'e ait.
Zaman ayırıp okumanızı özellikle tavsiye ediyoruz.
Açıkça söylemek gerekir ki köye gitmeden önce anlatılanların abartılı olduğu kanısındaydım. Ancak ilk gittiğimiz gün bize hoş geldin demek için gelen köylü önderlerinin iki cümlesi fikrimin değişeceğinin işaretini verdi. Cahit ağabey, herkese tek tek nerden geldiğimizi soruyordu.
Bir arkadaşın İstanbul cevabı üzerine, bir soru daha "neresi" verilen cevap masumane "Beyoğlu", bunun üzerine "burada beyin de oğlunun da lafı geçemez" dedi. Köylünün esprileri bile köydeki mücadeleyi işaret ediyordu. Böylece köydeki ilk günümüz başlamış oldu. İnşaatta çalışırken bir taraftan köydeki gençlerle sohbet ediyoruz. Öğreniyoruz ki bazıları Bismil’de liseye gidiyor. Bazıları ise bırakmış. Neden bıraktıklarını birazda çekinerek sordum. Açıkçası okumuş şehirli çocuk ne bilir köydeki zorluğu düşüncesi yaratır mıyım diye çekindim. Ancak gördüm ki samimiyetimizin son derece farkındalar ve aynı samimi duygularla cevaplıyorlar."Babam ağanın adamlarıyla çatışmaya girdi diye tutuklandı. Bismil'de okula gitmek para demek, burada da para bize uzak, ağaya yakın." Toprak ağalığıyla ilgili hepimiz sayısız kitap okuyoruz. Okuduklarımızın tam da ortasında yer aldığımızı fark ettiriyordu köylü bize. Köylü önderlerinden Mehmet ağabey ile sürüye gittim. Ben sormadan anlatmaya başladı. Eliyle gösteriyordu alabildiğine uzanan tarlaları:"Buradan Batman'a kadar 5 kişinin" dedi. Sonra ağayla nasıl çatıştıklarını anlattı. Muhyettin ağabeyin nasıl öldürüldüğünü anlattı. Bizim de başımıza gelebilir dedi, bizi de öldürmek isteyebilirler.
Köyün muhtarı Mehmet ağabey, şüphesiz ciddi bir birikime sahip bunu her sözüyle belli etmeyi seviyordu. Kaymakamla yaşadığı olayı anlattı büyük bir heyecanla, bende aynı heyecanla dinliyordum. Görüyorsunuz, bu köyde herkes mazlum, hainler mazlum gördüklerinde daha da üstüne gelirler dedi. Sonra kaymakama geçti, ihtar göndermiş
Mehmet ağabeye, mührümü almak istiyor elimden diyor, verir miyim hiç cahil sandı bizi tehdit etti diyor. Hemen ulusal kanalı aramış, kanalımız diyor kendisi. Anlatmış kaymakamın tehditlerini, hemen ertesi gün kaymakam çağırmış. Sicilimle oynuyorsun demiş Mehmet ağabeye, vali olacağım ilerde sicilimle niye oynuyorsun demiş, Mehmet ağabeyin verdiği cevap kendinden emin bir şekilde dökülüyor ağzından; Ben de meclise gireceğim, sen benim sicilimle niye oynuyorsun!".
Köyde yürütülen mücadeleyi anlamak köylünün ağzından dökülen sözlerde açığa çıkıyor. Bu çok netti. Bizleri “siz bizim düşünen gücümüzsünüz, kalemimizsiniz” diyerek
onure ediyorlardı. Köylü bizim, biz de köylünün kahramanı olmuştuk artık.
Mücadeleyi inançla yoğurmayı çok iyi öğrendiklerini gösteriyorlardı bizlere.Her gün kendimizi sorgulama düşüncesini uyandırdılar bizde.Bu köyde kazanılacak zafer, bütün Güneydoğu'ya örnek olacak diyorlardı her fırsatta. Her cümlesini zafere inanan bakışlarıyla süsleyen Mehmet Tanrıkulu, ağanın zulmünü anlattıktan sonra hep aynı cümleyle bitiriyordu sözlerini;
"işte bunun için devrim yapacağız.".
TGB MANİSA İL BAŞKANI
ERDEM ÖZDEMİR
Diyarbakır'ın Aslanoğlu Köyü'nde Gerçekleştirdiğimiz "Cumhuriyet'in Okulunu Kuruyoruz!" Çalışmasından Notlar-3
"Türkiye'nin Birliğine Harç Koyuyoruz, Diyarbakır Arslanoğlu Köyü'ne Okul Yapıyoruz!" kampanyası hızla devam ediyor.
Çalışmalara katılan üniversite öğrencisi sayısı 150'yi aşmış durumda.
6. 7. ve 8. ekipler sabırsızlıkla sıralarını bekliyor.
TGB Genel Merkezi'ne gönderilen raporları yayımlamaya devam ediyoruz.
Sıradaki Rapor TGB Ankara'dan Selçuk Akkaya'ya ait.
Zaman ayırıp okumanızı özellikle tavsiye ediyoruz.
Türk-Kürt Kardeştir, Ayrım Yapan Kalleştir!
Aslanoğlu Köyü'ne dördüncü ekiple birlikte gittim. İlk ekip köyden ayrılana kadar içimde tarifi imkansız bir sevinç vardı. Hiç tanışmadığım ama aynı yolda mücadele ettiğimiz aslan yürekli Aslanoğlu köylülerine kavuşacak olmanın sevinci...
İlk ekip köyden ayrıldığı gün internet sitemizde ''Birinci ekip ayrılırken'' başlığıyla yayımlanan yazıyı okuduktan sonra bu sevinç yerini biraz hüzne bıraktı. Çünkü o ana kadar ayrılık sahnesini hiç düşünmemiştim. Kafamda hep o köye gitmek ve o kahraman köylülerin yanında olmak vardı. Bende bu mutluluğu yaşayacaktım fakat bir kaç gün sonra ayrılacaktım Aslanoğlu Köyü'nden ve köyden dönen arkadaşlar gibi özleyecektim o insanları. Orada olmadığım için üzülecektim. Uzun lafın kısası köye giderken hem köye kavuşacak olmanın mutluluğunu hemde ayrılacak olmanın üzüntüsünü yüreğimde duyarak gittim. Şu anda yine görevimi yapmış olmanın mutluluğunu yaşıyorum ve o insanlardan ayrı olmanın üzüntüsünü duyuyorum. Hiç tanışmadan büyük bir sevgi beslediğimiz o köylülerle tanışınca onlara karşı olan sevgimiz katlanarak artmış ve tarifi imkansız boyutlara ulaşmıştı. Oraya gidene kadar kafamda bambaşka Diyarbakır vardı. Hep yanlış anlatılan Diyarbakır,.Hep terörle yan yana anarak Türk halkını soğutmaya çalıştıkları Diyarbakır. gerçek Diyarbakırla alakası olmayan kocaman bir yalan Diyarbakır...
Diyarbakır'a gitmeden önce duyduğumuz yalanlardan bir tanesi bölgede eskisi gibi ağalığın olmadığı, insanların gayet rahat olduğuydu. Gittim ve gördüm; köylünün tek karış toprağı yokken üç beş tane ağa on binlerce dönüm araziyi gasp etmişler ve sahibi oldukları yüzlerce traktör sayesinde o arazileri ekip biçiyorlar, üstüne birde devletten destek kredileri alıyorlar. Köylüye ise tek geçim kapısı olarak hayvancılık yapmak kalıyor. Ancak köylü hayvanlarını otlatacak arazi bulmada sıkıntı çekiyor çünkü bütün araziler ağa tarafından gasp edilmiş. Hayvanlar ağanın biçtiği ekinlerden kalan anızlarla besleniyorlar. Ancak ağa o kadar zalim ki hayvanlar aç kalsın diye anızları yaktırıyor. Bu anız yaktırma işini rüzgar köye doğru estiği günler yaptırıyor ki yangın köye ulaşsın ve köylülere zarar versin. Bu olaya bizden önce giden arkadaşlarda şahit olmuşlar, bizde bizzat şahit olduk. Bir akşam evin damında köylüler ve köy muhtarımızla sohbet ederken köye doğru büyüyerek gelen alevleri farkettik. TGB'liler olarak bizim kafamızda tek düşünce vardı: gidip yangını söndürmek ve köye ulaşmasına engel olmak. Fakat köy muhtarımız Mehmet Tanrıkulu ''Köy bile yansa sizi göndermem o ateşlerin içine, sizler bu köyden daha değerlisiniz'' diyerek bize engel oldu. İtfaiye biraz geç gelsede yangını köye ulaşmadan söndürmeyi başardı. Fakat köylüler ve hayvanlar için hayati öneme sahip koca bir tarla kül olmuştu. Bu demek oluyordu ki köylüler hayvanlarını otlatmak için ''çöl'' diye tabir ettikleri arazide, kırk beş derece sıcağın altında, kilometrelerce fazla yol yürüyeceklerdi.
Aslanoğlu Köyü'nde çocuklardan bile öğrenecek çok şeyimiz vardı. Çünkü bizler rahat evimizde oturuken onlar küçük yaşlarında Türkiye'nin en acı gerçekleriyle yüzleşmişlerdi. Yaşadıkları acılar onları bir hayli olgunlaştırmıştı. Hepsinin hayali vardı; kimi öğretmen olmak istiyor, kimi doktor, kimi hemşire kimi asker, kimi polis. Ama ortak bir noktaları var hepsi kahraman olmak istiyor, hepsi ağalığı yıkmak istiyor, hepsi Türkiye'yi kurtarmak istiyor. Okul inşaatı sırasında çocukların ''abi okulumuzu ne zaman bitireceksiniz? Çabuk bitirin'' sözleri karşısında daha bir azimle sarılıyorduk yaptığımız işe. Bizler kürekle kum atarken küçücük elleriyle kum taşıyan çocuklara şahit oldum. Tek amaçları var; okulun bir an önce bitmesi. Çocukların o kadar masum istekleri oluyor ki bu istekler karşısında ne diyeceğimizi bilemediğimiz zamanlar oluyordu. Mesela küçük bir kız çocuğu ''abi okulun bahçesine havuzda yapın'' dediği zaman ne diyeceğimizi bilememiştik. Bu masum istek o kadar çok şey anlatıyordu ki bizlere...Ankara İstanbul gibi şehirlerde bir çocuk annesinin babasının elinden tutup havuza gidebilirken o çocukların böyle bir imkanı yoktu.
Beni en çok duygulandıran olay ise her gün kaldığımız evin kapısına gelerek saatlerce bekleyen, bizden birini gördüğü zaman ''abi misket var mı'' diye soran çocuk oldu. Bana bir kaç sefer denk geldi bende her seferinde çaresiz bir şekilde ''yok'' diye cevap verdim. Daha sonra evin içinde giriş kapısına yakın bir yerde bir tane misket buldum ve öğrendim ki çocuk kapının önünde oynarken misketini evin içine kaçırmıştı ve tek bir misket için günlerce kapımızın önünde beklemişti. Misketi çocuğun eline verdiğimde gözlerindeki mutluluk kelimelerle tarif edilecek bir mutluluk değildi. Misketi alan çocuk bir daha evin önüne gelmemişti. Kim bilir belkide misketini bir daha kaybedecek olmanın korkusuyla...
Bu olaydan sonra kendi çocukluğum geldi aklıma çok kolay elde ettiğim misketleri gözümü kırpmadan kaldırıp atabiliyordum. Düşününce çocukluğundan utanası geliyor insanın!
Bölge insanının en belirgin özelliklerinden birisi cana yakın ve misafirperver olmaları. Bizleri en iyi şekilde ağırlamak için adeta birbirleriyle yarışıyorlardı. Bizden önce giden ekipler köylünün işlerinin yoğun olduğu bir döneme denk geldiler, biz gittiğimizde ise köylünün işleri hemen hemen bitmişti. Bu bizim zararımızaydı. Çünkü önceki ekiplere göre köylüyle daha az vakit geçiriyorduk. Köylüyle vakit geçirme amacıyla bir gün Uğurcan arkadaşımızla sürüye gittik. Hem köylülere yardım edecektik, hem de onlardan yeni şeyler öğrenecektik. Sabahın erken saatlerinde yola çıktık. Sabah saatleri olmasına rağmen hava oldukça sıcaktı. Köylüler sıcağa ve susuzluğa alışkın oldukları için az su içiyorlardı.
O gün hayvanları otlatmak için ''çöl'' diye tabir edilen uçsuz
bucaksız arazide köylülerle beraber kilometrelerce yol yürüdük. Hatta bir ara Uğurcan arkadaşın köylülerden Özcan abiye:
-Abi Irak sınırını geçtik mi?
diye sorması hiç aklımdan çıkmıyor.
O gün köylülerle birlikte ağaya bir kez daha lanet ediyorduk. Çünkü ağa köyün etrafındaki anızları yakmasaydı sıcağın altında kilometrelerce yürümek zorunda kalmayacaktık. Akşam olduğunda beraber sürüye gittiğimiz köylüler bizi yemeğe davet ettiler. Duyduğuma göre o bölgede davete icabet etmemek, burun kıvırmak insanlar arasındaki bütün dostluk ilişkilerini bitirecek kadar büyük bir kusurmuş. Fakat biz davete büyük bir memnuniyetle icabet ettik. Çünkü biliyorduk ki en iyi şekilde ağırlanacaktık, köylülerle hoş ve kaliteli sohbetler edecektik. Tam da beklediğimiz gibi oldu. Yemekler harikaydı, her şey harikaydı. Tabi daha da güzeli yemekten sonra bir yandan çayımızı yudumlarken bir yandan köylüyle sohbet etmekti. Bu sohbetler ders niteliğinde sohbetlerdi. Bizler yaşadığımız bölgenin havasını, suyunu, insanların nasıl geçindiğini, hangi ürünlerin yetiştiğini, hangi mevsim ne kadar yağış aldığını vb. anlatıyorduk. Onlar da bize Diyarbakır ve bölge coğrafyasını anlatıyorlardı. Konu dönüp dolaşıp ağalığa geliyordu. Ağalık sisteminin insanları nasıl ezdiği, bölücü terörü nasıl beslediği, ağaların köylerden nasıl zorla oy topladığı, devleti yöneten hükümetlerin ağaları oy için nasıl kullandığı anlatılıyordu. Türkiye'nin bütünlüğü için ağalık, şeyhlik gibi ortaçağ kurumlarının yıkılması gerektiği, Cumhuriyet'in olduğu yerlerde bunların olmayacağı, Cumhuriyet'in bu kurumlara karşı olduğu vurgulanıyordu. Daha sonra köylülerle beraber, kaldığımız evin damına geçiyorduk ve sohbete orada devam ediyorduk.
Köyde kendi yemeğimizi kendimiz yapıyorduk. Ekipten her gün iki kişi mutfakçı oluyordu. Bu iki kişinin görevi yemekleri yapmak, bulaşıkları yıkamak, mutfağı temizlemek, çöpleri atmak, banyo kazanını doldurmak gibi işlerdi. İlk gün Bulut arkadaşla ben mutfakçı olacaktık. Bana saati 05:30'a kurmam gerektiği söylendi. Sabah Bulut'un panik içinde Selçuuk uyaannn sesleriyle uyandım. Gözümü açtığımda herkes uyuyordu. Sadece Tahir Usta ve Bulut ayaktaydı. İçimden işte şimdi yandık dedim. Çünkü Bulut'un surat ifadesinde bir kaç saat geç kalmışız gibi bir ifade vardı. Neyse ki saate baktığımda saatin 05:15 olduğunu gördüm ve rahat bir nefes aldım. Bu sefer Bulut ''çağırmasam öğlene kadar yatacaktın'' dedi. Halbuki saati 05:30'a kurmuştum ben. İlk gün malzemelerin yerini bilmediğimiz için Tahir usta bize yardımcı oldu. Bir yandan ekibin ilk kahvaltısını hazırlarken bir yandanda önceki ekipten kalan bulaşıkları yıkıyorduk. Yarım saat içinde bulaşıkları yıkadık, kahvaltıyı hazırladık. Ekip kalkar kalkmaz hemen kahvaltısını yaptı ve inşaata doğru yol aldı. Bizde mutfağı temizledik, bulaşıkları yıkadık. Öğle yemeğine ne yapacağımıza karar verdik. Makarnada karar kıldık. Makarnayı yapacaktık fakat aramızda bir anlaşmazlık çıktı. Aramızda geçen konuşmaları aynen yazıyorum..
Bulut:
-Makarnayı bir paket yapsak yeter, çok yemezler zaten.
Selçuk:
-Ne bir paket mi? Kafayı mı yedin sen? Bir paket makarna bize anca yeter adamlar inşaatta çalışıyolar.
Bulut:
-Yook zaten dünden kalan patates yemeğide var herkese yeter.
Selçuk:
-Patates çok az kimseye yetmez.
Bulut:
-Yok ben yapacam bak görürsün herkese yetecek.
Bizim ekiptekiler bilirler; Bulut'u durdurmak dünyanın en zor işlerinden bir tanesidir. Öğle yemeğinde Bulut'un dediği oldu ve kimse doymadı. Arkadaşlar sordu haliyle ‘’makarnayı kaç paket yaptınız?’’ diye. Bir diyemedim tabi cevap verme işini Bulut'a bıraktım. Neyse yemeği yedik arkadaşlar tekrar inşşata doğru yola çıktılar. Bora abiye 'akşama ne yemek yapalım' diye sorduk. Bulgur pilavı yapın dedi. Tamam dedim ben yaparım pilavı. Arkadaşlarında isteğiyle patatesini bol doğradım pilavın. Bulut ocağa su koydu, patatesleri doğradıktan sonra ocaktaki suyun içine atıyordum ki Bulut haykırdı:
-Duuurrrr
Tabi ben durmadım patateslerin hepsini attım tencerenin içine, sonra ''N'oldu Bulut?'' diye sordum. Aldığım cevap şaşırtıcıydı; ''Ben o suda makarna yapcaktım'' dedi. ''Bulut daha öğlen yaptın ya makarna. Unuttun mu bulgur pilavı yapacaktık'' diye karşılık verdim ama nafile... Bulut kafaya koymuş makarna yapacak.
''Bulut yapma etme bulgur pilavının yanında makarna olmaz'' dedim ama dinletemedim. Üstüne birde makarnayı üç paket yapacağını söylüyordu. En son iki pakette anlaştık. Daha fazla engel olamadım. Akşam arkadaşlar pilavın yanında makarnayı görünce biraz şaşırdılar. Tabi akşam akşam gülmek için malzeme çıktı arkadaşlara. Arkadaşlarda malzemeyi iyi bir şekilde kullandılar. Bulut arkadaşın ''ama makarnayı yapmasaydım aç kalacaktınız'' sözü ortalığı kırıp geçirdi zaten.
Köyde kaldığımız günlerde her saniyemiz eğitimle geçti. Mutfakta aşçılığı, inşaatta işçiliği, sürüde çobanlığı öğrenmeye çalıştık. Ekip olarak bu saydıklarımdan en iyi yaptığımız iş inşaatta işçilik yapmaktı. İnşaatta elli derecelere varan sıcağın altında büyük bir azimle çalışıyorduk.
Ağanın amacı köyü yaşanamaz bir hale getirerek köylülerin köyü terketmesini sağlamak, bizim amacımız ise köyü daha da yaşanabilir bir hale getirmekti. Ortaçağ karanlığının temsilcisi ağa kaybetmeye mahkumdur. Cumhuriyet aydınlığında boğuyoruz ortaçağ karanlığını. Yıkılsın ağalık, yaşasın Cumhuriyet!
Selçuk Akkaya
Diyarbakır'ın Aslanoğlu Köyü'nde Gerçekleştirdiğimiz "Cumhuriyet'in Okulunu Kuruyoruz!" Çalışmasından Notlar-2
İstanbul Üniversitesi İngiliz Dili ve Edebiyatı Bölümü Öğrencisi Pinar Akkoç arkadaşımızın, Diyarbakır'ın Aslanoğlu Köyü ve Köy'deki çalışma ile ilgili raporunu sunuyoruz.
Aslanoğlu Köyü'nde çalışmaları başlatan ilk grupta toplam 4 kız öğrenciden biri olarak yer aldım. Kız arkadaşlar günlerini erkek arkadaşlardan daha farklı geçirdiler. Köylüyle iç içe geçirdiğimiz altı günde çokça gözlem yapma imkanı bulduk.
Kaldığımız ev, muhtarın annesinin eviydi. Bir anne ve üç kızının yasadığı bu evin düzeni köy hayatına en uygun olanlardan biriydi. Yaşanan sıkıntılardan dolayı köyde bazı aileler ya köyü terketmisler ya da eskisi kadar uzun vadeli düşünmüyorlar köydeki yaşamlarını. Buna karsın bu evde canları pahasına da olsa bu köydeki yaşamlarını sürdürmek istediklerini söyleyen kadınlar tanıdık. Bu bizler için çok öğretici oldu. Köyü seven, köye bağlı olan insanlarla bir arada olmak köyün gerçeğini anlamamıza yardımcı oldu.
Burada geçirdiğimiz zaman dilimi boyunca köylülerin en dikkat çeken özelliği paylaşım olarak öne cıktı. 1 hafta boyunca yaptıkları ikramın ardı gelmedi. Fakat paylaşım deyince akla yalnızca maddi paylaşım gelmesin. Fikirsel ve duygusal anlamda da köyün kadınları ve bizler arasında yoğun bir paylaşım söz konusuydu. Kadınlar hiç çekinmeden, büyük bir güvenle ve içtenlikle kendi yaşamlarındaki güzellikleri veya zorlukları bizlerle paylaştılar. Kimi zaman en mahrem duygularını açtılar bize. Bizim için bu, gerçek paylaşımın en somut göstergesi oldu.
Hepimizin bir diğer ortak gözlemi şuydu. Köylüler, özellikle köyün kadınları kendilerine son derece güveniyorlar. Zamanımızın büyük kısmını kadınlarla geçirdiğimiz için onlardan örnek verelim; "Ağayı bir yakalasam kendi ellerimle boğacağım onu" diyen kadınlar gördük. "Vursalar beni, yine de buradan gitmem" diyenlerini de...
Türlü maharetlerini, el becerilerini dinlemeye doyamadığımız bir tatlılıkla anlatan kadınlar tanıdık. Bu sözlerin hepsinde gözle görülür bir özgüven vardı. Bu özgüven kadınların durusuna bile yansımıştı. Dik duruş ve yaptıkları işler sonucu sahip oldukları atletik yapı bunu daha da vurguluyordu.
Bizlere bakış açılarını aktarmak gerekirse şunu söylemek mümkün. Kendi çocuklarını nasıl seviyorlarsa öyle sevdiler bizi. Bunu laf olsun diye söylemiyoruz. Bunu bize gerçekten hissettirdiler. Bize yaptıkları muameleden çıkardığımız sonuç ise sudur; köylüler, köyün kadınları, onların bildiği birçok şeyi bizim bilmediğimizin farkındaydılar elbette. Fakat bu tür şeyler zaman zaman gülümsemelere neden olduysa da bizleri bunda dolayı hor görecek en ufak bir davranış olmadı. Aksini düşünürsek de şu sonuca varıyoruz. Bizlerin onlara göre bazı konularda bilgi sahibi olmamız belki tahmin edildiğinin aksine hiçbir çekişmeye sebep olmadı. Bunu özellikle vurgulamak gerekir. Daha önce gidip görmeyenler köylülerin şehirlileri kıskançlık veya benzer duygularla yargıladıkları önyargısına varabilirler. Böyle bir şey kesinlikle yok.
Köydeki insanların ince düşüncesi tarif edilemez boyuttaydı. En ufak bir yüz ifademizden canimizin sıkılmış olabileceğini düşünüp anında harekete gecen insanlar vardı. İnsani sevmek nedir, çok daha iyi anlamış olduk.
Köyde özellikle bir haneye yaptığımız ziyaret sonucu popüler kültürün köy yaşantısını ne kadar olumsuz etkilediğini tamamıyla kavramış olduk. Sistemin dayattığı yaşam anlayışının etkisinde kalmış bir aile vardı bu kez karsımızda. Tatminsiz, memnuniyetsiz ve maalesef mutsuz insanlar gördük köyde ilk kez. Bunların diğer köylüden gün akışı itibariyle temel farkı bütün gün televizyon izliyor olmalarıydı. Bu aile köyün geri kalanıyla görüşmüyor. Fakat şunu söylemeden geçmek istemeyiz. En önemli özellik paylaşım duygusu demiştik. Bu evde de yine paylaşım en üst düzeydeydi. Misafirperverlik hayatin ayrılmaz bir parçası bu köyde.
1 hafta boyunca yasadıklarımız okuyacağımız onlarca kitaba bedeldi. Bu köy ziyareti büyük bir dersti. Çok büyük bir tecrübeydi. Köylülerin hayata bağlılığı, köylerinde sürdürdükleri mücadeleye bağlılığı bizlerin de mücadeleye inancını perçinledi. Öğretmeye veya yardım yapmaya değil, bir şeyler öğrenmeye gidiyoruz demiştik. Gerçekten öyle de oldu.
Herkesi gidip Anadolu insanımızdan hayati öğrenmeye davet ediyorum!
Pinar AKKOÇ
İstanbul Üniversitesi İngiliz Dili ve Edebiyatı Bölümü Öğrencisi
Diyarbakır'ın Aslanoğlu Köyü'nde Gerçekleştirdiğimiz "Cumhuriyet'in Okulunu Kuruyoruz!" Çalışmasından Notlar-1
"Türkiye'nin Birliğine Harç Koyuyoruz, Diyarbakır Arslanoğlu Köyü'ne Okul Yapıyoruz!" kampanyası hızla devam ediyor. Şu ana kadar 100'ü aşkın üniversite öğrencisi Diyarbakır'da ki çalışmalara katılmış durumda. Köye gidecek 100 TGB'li ise sabırsızlıkla sırasını bekliyor.
TGB Genel Merkezi çalışmalara katılan arkadaşlardan değerlendirme raporları istiyor. İçten, samimi duyguların anlatıldığı, emperyalizme karşı Türk-Kürt birlikteliğinin nasıl sağlanacağına ilişkin önemli gözlemlerin aktarıldığı raprlardan bazılarını dikkatinize sunacağız.
İlk değerlendirme İstanbul Üniversitesi öğrencisi Arif Kubaş arkadaşımızdan. Arif arkadaşımızın yazısı çok uzun gelebilir, ama önemli değerlendirmeler içerdiği ve günlük köy çalışmasını çok güzel aktardığı için olduğu gibi yayımlamayı tercih ettik.
Zaman ayırıp okumanızı tavsiye ederiz...
YAĞMURUN ÇOCUKLARI
Aslanoğlu Köyü ve onun aslan çocukları…
Öncelikle bu çalışmaya nasıl katıldığımdan başlayayım. Malum, bu proje başlamadan önce üniversiteler final dönemindeydi. Bizler sağ salim bir üst sınıfa geçebilmek için gece gündüz finallerimize çalışıyorduk. Benim yaz tatilinde, Doğu ve Güneydoğu Anadolu’yu dolaşmak gibi bir planım vardı. Ama maddi imkânlar, ailevi durumlar yüzünden bu planımı iptal etmek durumunda kaldım. Buna çok üzülmüştüm. Biliyorum ki benim gibi bir sürü genç Ankara’nın doğusuna geçmemişti. Ve oralarda neler olup bittiğini ancak televizyonlardan, gazetelerden öğrenmeye çalışıyordu. Eğer oralara gidebilirsek neler olup bittiğini kendimiz daha iyi öğrenebilirdik. Günümüzde televizyon ve gazetelerin ne kadar doğru yayın yaptığı malumunuzdur! Teoride bunu söylüyorduk. Oraya gittiğimizde de pratikte de bunu kanıtlamış olduk.
TGB’li arkadaşlarıma yazın neler yapacağımızı sormuştum. Bana Diyarbakır’ın, Bismil’in, Aslanoğlu köyüne okul yapmaya gideceklerini söylediler. Köylülerin ağaya karşı vermiş oldukları mücadeleyi biliyordum. Onlar yüzyıllarca sürmüş bir sisteme baş kaldırmışlardı. Bu, o yöre halkı için çok önemli bir olaydı. Bu proje vatansever, devrimci, Atatürkçü gençlerin bir arada toplandığı Türkiye Gençlik Birliği’nin bir projesiydi. Onlarca genç dönüşümlü olarak o köye gidecek ve okul yapımı çalışmalarına katılacaktı. Gidemeyenler veya bir başka grupta gidecekler ise bulundukları şehirde okulun yapılması için gerekli çalışmalarına katılacaktı.
Yorucu bir eğitim ve öğretim yılından sonra tatil yapmıyor. Orada yaşayanlara bir okul yapmak için çırpınıyorduk. Projeyi duyduğumda çok heyecanlanmıştım. Bu benim gözlemlerim için kaçırılmaz bir fırsattı. İlk grubun ne zaman yola çıkacağını sordum. Bana 7 Haziran dediler. Heyecanım kısa sürdü. Bir sonraki gün finalim vardı. İlk grupta gidemeyecektim.
İlk grup her zaman çok önemlidir. Öncüdürler. Kendilerinden sonra gelenler için yolu açarlar. İkinci grupta gidecektim. Gözlemlerimi düşünerek bu grubunda fena olmayacağını düşündüm. 7 Hazirana kadar İstanbul’da ki çalışmalara katılmaya çalıştım. Okul için bir sürü şeye ihtiyacımız vardı. Yeteri kadar malzeme bulamadığımız için ilk grubun 7 Haziran’da yola çıkması biraz zorlaştı. Eğer süreç böyle devam ederse ilk grupta yola çıkabilecektim. İlk grubun 12 Haziran’da yola çıkması kararlaştırıldı.
O günün sabahı Muazzez İlmiye Çığ ile kahvaltılı bir söyleşi yapılacak daha sonra ilk grup alkışlar ve marşlarla uğurlanacaktı. Öncülerin yola böyle çıkması çok güzeldi.
12 Haziran’a yaklaştığımızda yine malzeme eksikliği yüzünden yola çıkamamıştık. Köye gitmemiz ne kadar gecikirse heyecanımız bir o kadar artıyordu. Bir sonra ki tarih 18 Haziran olarak belirlendi. Bununda erteleneceği korkusu ile çalışmalarına katılıyorduk. Aklımız hep o köyde, hep o köyüm çocuklarındaydı. "Kimsesizlerin Kimsesi Cumhuriyet"i o köye yeniden götürmek için yola çıkacaktık. Hazırlıklarımızı yapmaya başladık.
Büyük gün yaklaşıyordu. Köyde nasıl davranmamız gerektiğini içeren bir genelge yayınlandı. Genelge hakkında öncü grup olarak bir toplantı yaptık. Köyde daha önce bulunanlar bize daha önce yaptığı köy ziyaretleri hakkında bilgi verdi. Köyde yaşadıkları bazı anılarını anlattılar. Yapacağımız her hareketin onların -yani köylülerin gözünde- bir başka anlam taşıyabileceklerini belirttiler. Ayrıca orada dengeyi sağlamamızı, doğal olmamızı, kendimizi kasmamamızı öğütlediler. Biz oraya öğretmeye değil öğrenmeye gidiyorduk.
Gideceğimiz günden bir gün önce arkadaşlarımız Ulusal Kanal’da canlı yayına katıldılar. Ve yapacağımız bu okul projesi için halkımızdan destek istediler. Canlı yayına bağlanan insanların ağızlarından dökülen kelimelerin oluşturduğu cümleler yapacağımız bu proje için daha da heyecanlanmamıza neden oluyordu. Canlı yayına köyün muhtarı Mehmet Tanrıkulu bağlanmıştı. Ben o zaman aşağıda canlı yayına bağlanmak isteyen ve bu projeye destek olmak isteyen insanlarla konuşuyordum. Bir kulağım daima karşıda ki televizyondaydı. Mehmet Abi’nin –o artık bizin bir abimiz olmuştu.- söylediği şu cümle benim tüylerimin diken diken olmasına neden olmuştu. Daha önce okulun onarımı için her yere başvurmuşlar. Ve haliyle bir sonuç alamamışlar. Mehmet Abi bize -Türkiye Gençlik Birliği’ne- okulun yeniden yapımı için mektup yazdığında köydeki diğer insanlar “Koskoca devlet okulu yapmadı da bu gençler mi okul yapacak bize?” diye söylemişler. Bizim o köye gelip okul yapacağımızı duyduklarında çok şaşırmışlar ve çok sevinmişlerdi. Devletin yardım elini uzatamadığı yere halkımızdan ve Atatürk’ün ilkelerinden aldığımız destekle biz elimizi uzatmıştık.
Telefon açık kalmış ve ben donmuş bir şekilde televizyon ekranında konuşan arkadaşlarıma bakıyorum. Madden oradaydım ama manen aklım uçup gitmişti. Yaptığımız işin ne denli büyük bir iş olduğunu o zaman anladım. Kendime geldiğimde saate baktım. Gece yarıma geliyordu. Son tramvayı kaçırmamalıydım. Arkadaşlarımdan izin isteyerek kanaldan ayrıldım. Diyarbakır’ın bilet paraları bendeydi. Onların umutlarının bizim umutlarımızın kâğıt parçalarıydılar…
Eve geldiğimde hemen bavulumu hazırladım. Sabah erken kalkıp biletlerimizi almaya gidecektim. O heyecan ve tatlı bir yorgunlukla uykuya dalmışım. Sabah kalktığımda havanın bir başka, günün daha bir farklı olduğunu hissettim. Çocukken bayram sabahı nasıl hissediyorsam yola çıkacağımız sabahta öyle hissediyordum. Yola çıkacağımız gün, benim ve yol arkadaşlarımın -yoldaşlarımın- bayramıydı. Gün içerisinde telefon görüşmeleri, erzak ihtiyacımız giderilmesi daha bir sürü şey ile uğraştık.
Oraların Karanlıklarına Aydınlık Olmaya, Kendi Karanlığımız İçinde Aydınlık Almaya Gidiyorduk
Öncü grup olarak İstanbul, Ankara ve Eskişehir’den değişik saatlerden otobüslerle yola çıktık. Kimimizin ailesi biliyor, kimimizin bilmiyor. Oraların karanlıklarına aydınlık olmaya kendi karanlığımız içinde aydınlık almaya gidiyorduk.
23 saatlik uzun bir yolculuğa başladık. Yol boyunca kimimiz kitap okuyor, kimimiz müzik dinliyor, dışarıyı seyrediyor, otobüsteki diğer insanlarla muhabbet ediyorduk. Yapacağımız işi herkese anlatmalıydık. Bunun bilinci ile hareket ediyorduk. Yaptığımız projeyi anlattığımız herkes bunu çok olumlu karşıladılar. Yaptığımız bu projenin çok büyük bir iş olduğundan bahsettiler. Halkımızın düşünceleri bizim için çok önemliydi.
Uzun bir otobüs yolculuğu olacağı için çok sıkılacağımı düşünmüştüm. Camdan dışarı baktığımda tarlalar, fidanlıklar, köyler, kasabalar, şehirleri geçiriyorduk. İklimin değişmesi ile yapılar farklılaşmaya, yerleşkeler değişmeye başladı. Anadolu da ki kadınlarımızın kilimlerine, halılarına, örtülerine işlenen desenlerin nereden geldiğini daha iyi anlayabiliyordum. İklim değişir, insanların fiziksel özellikleri değişir. Ama bu topraklara bağlılık değişmez.
Köye harman vaktinde gidiyorduk. Ama o köyün toprağı olmadığı için ekip, biçeceği hiçbir şey yoktu. Yol boyunca diğer köylerde hummalı bir çalışma vardı. Biçerler tarlaları biçiyor, traktörler arpa ve buğdayları depolara götürüyor, patos makineleri tarlada kalan sapları samana çeviriyordu. Daha önce biçilmiş tarlaların anızlarında sürüler otlanıyordu. Çiftlik hayatı ile ilgili bir sütü şey hızlandırılmış bir film gibi gözlerimizin önünden geçiyordu.
Sürülerin arasında küçük bir çocuk gördüm. Ayağında tozdan kirlenmiş siyah bir lastik vardı. Otobüse doğru baktı. Bir an için o küçük çocukla göz göze geldik. El sallamaya başladı. Yapmak istediğimiz şeyi biliyormuş gibi el sallıyordu. Doğu'daki kardeşine bizimle selam yollamak ister gibiydi. Hafifçe bende elimi ona doğru salladım. Ama bende onun gibi pervasızca elimi sallamak istedim. Hatta ona doğru bağırarak ve şöyle söylemek isterdim. “Selamını aldım küçük kardeşim. Ve bu selamını Doğu'daki diğer kardeşime ileteceğim.” Doğu ile Batı arasında köprü olmaya gidiyorduk.
Köylüler canla başla çalışıyorlardı. Toprak demek köylü demekti. Tarlalara baktığımda parça parçaydı. İrili, ufaklı bir sürü tarla. Ankara, Kayseri, Sivas, Malatya, Elazığ dağları, tepeleri, ovaları aştık. Daha önce görmediğim yerleri gördüm. Keşke hepsinde birkaç gün kalabilsem ve dolaşabilseydim. İnsanın kendi yurduna yabancı olması kadar kötü bir şey yok. Oturduğumuz yerde yurt hakkında binlerce yorum yapabiliriz. Ama bunların bize ve o insanlara pek faydası dokunmazdı.
Diyarbakır’a yaklaştık. Heyecanımız gittikçe artıyordu. Yolda geçirdiğimiz zamanları fotoğraflarla belgelemeye çalıştık. Bir tarih yazıyorduk ve bunu belgelememiz lazımdı. Ulusal Kanal’dan arkadaşlarımızın bize bu konuda çok yardımcı oldu. Bunları izledikçe o zamanları hatırlarız diye düşündüm ama sonra kendime kızdım. Ben burada geçireceğimiz zamanları hiç unutmayacaktım. Eğer unutursam hem kendime, hem arkadaşlarıma, hem köylülere hem de bu projeye destek olan herkese ihanet etmiş olurdum.
Yolda, ikinci şoför ve muavinle konuşma fırsatımız oldu. Onlara Diyarbakır’ı, köyleri ve Kürt halkının durumunu sorduk. Onlar işin içindeydi. Onların gözlemleri bizim için altın değerindeydi. Daha önceki siyasi partilerden bahsettiler. Verilen sözlerin hiç birinin tutulmadığını ve Kürt halkının bu siyasi partilere artık hiçbir güveninin kalmadığını, Pkk’nın kurulduğu zamanlarda bu bölgede hiçbir insanın onlara destek vermediğini söylediler. Kafalarının karışmış olduğunu gördüm. Amerikancı hükümetlerin tutumu nedeniyle bölge halkının Pkk’nın güdümüne girmek zorunda kalmıştı. Bunda Batı'da yaşayan halkın medyanın etkisi ile Doğu'da yaşayan herkesi Pkk’lı olarak görmesi, onları dışlaması, dış güçlerinin ekmeğine yağ sürmek değil, ballı kaymak sürmek kadar kolay bir iş olmuştur.
Mustafa Kemal Atatürk’ten sonra Kemalist Devrimlere sadık kalan bir hükümet bir parti başa gelebilseydi, bugün bizler bu sorunlarla uğraşmak yerine aklınıza gelebilecek her alanda çok ileri bir seviyede olurduk. Bu topraklar üzerinde yaşayan insanların birlik olması dış güçlerin ve onların içte ki yardakçılarının işlerine gelmiyordu. Hep bir sorun, hep bir problem yaratarak belli bir yerde kalmamızı sağlamaya bizi sömürge durumuna getirmeye çalışıyorlar. –Şeker Fabrikaları, Tekel, Petkim, Telekom, Tüpraş, Seka her şeyimizi özelleştirdik. Zaten sömürge durumuna gelmiş bulunmaktayız. - Bu düşüncelerle Diyarbakır’a girdik.
Diyarbakır hızla gelişmekteydi. Şehrin dışına doğru yeni ve modern siteler yapılmaktaydı. Kara taşlardan yapılmış meşhur Diyarbakır surları… Çin Seddi’nden sonra en uzun, Çin Seddi’nden daha eski. Diğer grupta ki arkadaşlarla tanıştık. Hepsinin gözleri heyecan ve merakla parlamaktaydı.
"Kavuşan Elalem Değil, Can İle Canandır!"
Köyde bizi çocukların karşılayacağını söylediler. Tarlalara baktığımda ise diğer yerlerdeki gibi olmadığını gördüm. Bu tarlaların sınırı yoktu. Hiç birinin ucu bucağı gözükmüyordu. Bütün hepsi bir kişiye aitti. Diğerleri o kişinin eline bakıyordu. Bizde bu sistemle mücadele etmek için buralara kadar gelmiştik. Köyün girişine geldik. Daha önce Köyün Muhtarı Mehmet Abi’yi hiç görmemiştim. Aklıma hep filmlerde gördüğümüz muhtarlar geliyordu. Ama onu gördüğümde çok şaşırdım. Genç, yüzü güneşten kararmış, elmacık kemikleri hafif ileri doğru çıkık ve elmacık kemiklerinin güneşten üstü kızarmış. Göz çukurlarında iki tane zeytin gibi siyah gözlerinde mücadele kıvılcımı parlıyordu. Herkesle tokalaşıyordu. Selamlamadığım başka kimse var mı diye sağa sola bakınırken beni gördü. Ve bana doğru hareket etti. Bu köyde bu mücadeleyi veren insanla tokalaşmak değil ona sıkı sıkı sarılmak geldi içimden. Ve bu mücadeleyi veren adama sıkı sıkı sarıldım. O da aynı şekilde bana sarıldı. Cem Karaca’nın Karabağ şarkısının sözleri geldi aklıma bir an. “Kavuşan elalem değil can ile canandır.”
Okul, lojman ve tuvaletler köyün girişindeydi. Okulun duvarlarında kurşun izleri vardı. Ağa 16 kere köyü basmıştı. Okul, köy ve köylülerde bundan nasibini almıştı. Köyün etrafını cılız bir dere çeviriyordu. Derenin kenarında küçük küçük meyve bahçeleri vardı. Uzaktan köpek havlamaları geliyordu. Köpekler bizim kokumuzu almış olmalıydılar. Köyün ilerisinde şimşekler çakıyordu. Zaman bir an için dondu. Rüzgâr bize doğru esiyordu. Bütün arkadaşlarım çok kısa bir süre için köye doğru baktılar. Heyecanımızı gizlemeye çalışıyorduk. Gözlerimiz bu sakin tavrımıza isyan edercesine parlamaktaydı. Önümüzde çok çetin bir görev vardı. İklim ve köyün durumu bize bunu gösteriyordu. Biz buraya sadece okul yapmaya değil, aynı zamanda yüzyıllarca süren ön yargıları yıkmaya gelmiştik. Ve bunu başaracağımızı biliyorduk. Biz öncüydük. Yağmurlarla geldik, yağmurlarla gidecektik.
Kalacağımız evin önüne bir sürü çocuk birikmişti. Bizim kadar onlarda heyecanlıydı. Evin önünde ki duvara dizilmişlerdi. Üzerlerinde ki giysiler toprakta, derede çamurda oynamaktan kirlenmişti. Gözleri pırıl pırıl parlıyordu. Ama çekingendiler. Gözleri bize doğru koşmak sarılmak istiyordu ama bunu bir türlü yapamıyorlardı. Bizler ise onlarını bu durumunu görünce biraz bocaladık. Ben sarılma işini daha sonra yapmayı düşünerek önce hepsinin ismini tek tek sordum. Bazıları Türkçe bilmiyordu. Otobüste gelirken üç-beş tane Kürtçe cümle ezberlemiştik. Yarım yamalak Kürtçemizle onlarla konuşmaya çalıştık. Kürtçe sorduğumuzda gözleri parıldamaya başladı çocukların. Berat, İslam, Yunus, Büşra, Meşadiye –arkadaşları ona Güley diyorlar. – İsmini saymadığım onlarcası… Onlara köy yaşamı hakkında sorular sorduk. Bazı hayvanların Kürtçe isimlerini öğrendik. Mirkan, çocuklarla üçtaş oynamaya başladı. Çocuklar ona “Drej” dediler. Kürtçe “uzun” demekmiş. Bize heyecanla, hızlı hızlı konuşarak hayvanların Kürtçe isimlerini sayıyorlardı. Bizde onları tekrar ediyorduk. Bizim Kürtçe kelimeleri söyleyemememiz onların çok hoşuna gidiyordu. Kendi aralarında yarı Türkçe, yarı Kürtçe konuşup gülüşüyorlardı. Bizde onlarla birlikte gülüyorduk. Biz onlar için buraya gelmiştik. Onların bize öğreteceği çok şey vardı.
Hava kararmaya başladı. Çocuklar annelerinin çağırması ile köyün içerisinde çil yavrusu gibi dağıldılar. Bizde kalacağımız yeri düzenlemek için içeri girdik. Mutfak, tuvalet, banyo, iki tane oda bir de en önemlisi dam. Hava sıcak olacağını düşünerekten damda yatacaktık. Eşyalarımızı içeri yerleştirdik. Mehmet Abi, Cahit Abi, Abdullah Amca… İlk gün misafirdik. Ve köylüler akşam yemeğini yemek için bizleri evlerine davet ettiler. Bu davete icabet etmemiz gerekiyordu. Ben, Mirkan, Eray, Anıl -Eskişehir- ve Ahmet Cahit Abi’nin evine gidecektik. Cahit Abi önde biz arkada kerpiç damların arasında, çakıl taşlarını eze eze ilerliyorduk. Biz kendimize öncü diyorduk ama köye geldiğimizde öncünün bizim değil onlar olduğunu anladım. Biz onları takip ediyorduk. Ay ışığı köyü ışıl ışıl aydınlatmaktaydı.
Pilav, Çorba, Tavuk Eti, Hoşaf, Tandır Ekmeği ve Buz Gibi Su…
Cahit Abi’nin evine geldik. Cahit Abi’nin eşi elimizi yıkamamız için bize su getirdi. Bizde elimizi, yüzümüzü yıkadıktan sonra içerde ki döşeklere kurulduk. Beş genç, Cahit Abi ile karşı karşıyaydı. Cahit Abi’nin kapının önünde oturuyordu. Sofra kurulurken yardım etmek istiyor, Cahit Abi eli ile bizi oturtuyordu. İşlemeli bir sofra bezi, üzerine koskocaman bir sini üzerinde pilav, çorba, tavuk eti, hoşaf, tandır ekmeği buz gibi su… Biz ise bu kadar ikram karşısında ezilip, büzülüyorduk. Köylüler bizimle ekmeğini paylaşıyordu. Sofraya diz çöktük. Cahit Abi bizim şehirli olduğumuzu vurguluyor. Yer sofrasına alışmadığımızı, masalarının olmadığı için mahcup duruma düştüklerinden bahsediyordu. Cahit Abi’nin eşi etlerinin fazla olmadığını söyleyerek kusura bakmamamızı söyledi. Biz ise bunların bize yeterli olduğunu, masanın bizim için o kadar önemli olmadığını söylüyorduk. Gerçektende yemekler bize çok fazla gelmişti. Sona tavukları bırakmıştık. Arkadaşlarıma baktığımda hepsinin artık yiyemeyeceğini düşündüm. Bize verilen ikramlardan yemeliydik. Yoksa ev sahibi bunu ayıplar, onları fakir olarak görüp yemeklerini yemediğimizi düşünebilirdi. Son bir gayretle tavukları da yedik. Yemek bitti. Sofranın kaldırılmasına bu kez yardım ettik. Yemek boyunca Cahit Abi bize Batı'dakilerin kendilerine karşı olan ön yargılarından yakındı. Yakınmakta haklıydı. Söylediği bir çok şeyi kendimiz büyük şehirlerde yaşıyorduk.
“Siz şimdi büyük şehirlerden taa buralara kadar geldiniz. Kim bilir aileniz neler düşünüyordur?” Biz ise bu duruma karşılık Cahit Abi’ye bu ön yargıları yıkmaya geldiğimizi söylüyorduk. Suratında hafif bir gülümseme başını sallayarak bizi dinliyordu. İşimiz çok zordu. Çay ve bardakların odaya gelmesi ile elektrikler gitti. Beyaz bir ışıldakla odayı aydınlattılar. Elektrikler olduğunda Cahit Abi’nin arkasında parıldamakta olan yıldızları görememiştim. Işıkların kapanması ile birlikte yıldızlar ile birlikte Cahit Abi’nin gözleri de parıldadı. Gökyüzünde ki yıldızlar Cahit Abi’nin gözlerine inmişti sanki. Biz ona köy hakkında sorular soruyorduk. Bizim sorularımıza bıkmadan usanmadan cevaplıyordu. Sonra o da bize ağa ile olan mücadelelerini anlatmaya başladı. “Ağa” sözü geçen her cümlede gözleri parlamaktaydı. Biz ise nefeslerimizi tutup, pür dikkat Cahit Abi’yi dinliyorduk. Köyde zamanın durduğu bir sürü zaman olmuştu. O anlardan birini yaşıyorduk.
“Biz bu köy için kanımızın son damlasına savaşacağız. Ölsek de bu köyden ayrılmayacağız.” Herkes gözlerini Cahit Abi’ye dikmişti. Tüylerimiz diken diken olmuştu. Mücadele azmi ile parıldamakta olan gözler az sonra bizi fark ettiğinde mahzunlaştı.
“Siz şimdi bu okulu yapıyorsunuz ya, benim çocuklarım bu okulu bitirdikten sonra ben onları okuması için şehre yollayamayacağım. Bu köyde zor geçiniyoruz. O zaman ne olacak?”
Ben o zaman hemen lafa atladım. “Abi biz bu okulu nasıl yapıyorsak, çocuklarını aynı şekilde okutmanda yardım ederiz.” Arkadaşlarım benim bu sözlerime katıldılar. Bu köyde ki çocukların okuması için elimizden gelen bütün yardımı yapacağımızı söyledik. Bunu yapacak azmede, güce de sahibiz.
Saat geç olmuştu. Artık kalkmamız gerekiyordu. Hem onlar hem de biz sabah erken kalkacaktık. Cahit Abi önde biz arkada gene evimize doğru yürümeye başladık. Yolda diğer evlere dağılmış arkadaşlarımız bize katıldılar. Kız arkadaşlarımız Mehmet Abi’nin annesi Şino Anne’nin yanında kalacaklardı. Dama çıktık. Halılarımı çırpmaya başladık. Bu sırada Utku, Mehmet Abi’ye şu sözleri söyledi.
“Abi bak biz geldik. Buradayız. Gidelim, ağayı alaşağı edelim.” Mehmet Abi’nin şu tarihi sözleri aklımdan hiç çıkmayacaktır;
“Gençler olmaz öyle şey. Biz, sizin yerinize dövüşürüz. Bizim, sizin kaleminize ihtiyacımız var. Sizin buraları diğerlerine anlatmanız gerekiyor.” Bu köyde ağzımızın şaşkınlıktan kapanacağını inanmıyordum artık. Mehmet Abi, Cahit Abi, Abdullah Amca iyi geceler dileyerek bizden ayrıldılar. Biz pijamalarımızı giydik, yataklarımızı ettik. Battaniyelerimizin altına girdik. Yıldızları seyrediyorduk.
Cahit Abi’nin evinde benimle birlikte olanlar yaşadığımız o anı diğer arkadaşlarımıza anlatıyorduk. Bu sırada ilerde ki kara bulutların bizim üstümüze doğru geldiğini fark ettik. Biz uyurken yağmur yağma ihtimali vardı. Aramızda “Yağmur yağar mı? Yağmaz mı? Yağarsa ne yapalım?” diye tartışırken Masum kardeşim -Artık hepimiz kardeştik- “Rüzgâr var arkadaşlar yağmur yağmaz.” Demesi bizim gülmesine Mirkan’ın ise muhteşem kahkahasını atmasına neden oldu. Çünkü az sonra yağmur çiselemeye başlamıştı. Hepimiz battaniyelerimizi sarıldık. Yarın yapacağımız işi düşünerek uykuya daldık. İlerleyen saatlerde yağmur yağmaya başladığında herkes battaniyesinin altına saklandı.
Kaldığımız evin yanında bir tane dut ağacı vardı. Sabah kuş cıvıltılarıyla uyandım. Kafamı kaldırdığımda Mehmet Abi’nin uyanmış olduğunu gördüm. Bizim evin çaprazında oturuyordu. Balkonundan bana el salladı. Ben de ona el salladım. Biraz sonra arkadaşlarım uyanmaya başladı. Sabah yapılması gereken el, yüz, diş vb. ihtiyaçlarımızı giderdikten sonra. Yataklarımızı topladık. İlk gün kahvaltıyı hep birlikte hazırladık.
Köylü Ne Yapıyorsa, Biz de Aynı Şeyleri Yapıyorduk
Kahvaltımızı ettikten sonra ilk toplantımızı yapmak için döşeklerimize kurulduk. TGB Genel Merkez Yöneticisi Bora Toran bize bazı uyarılarda bulundu. Burada çalışmanın nasıl yürüyeceğinden, sadece okul değil burada köy yaşamının nasıl yürüdüğü, köylü ne yapıyorsa bizimde aynı işleri yapmamız gerektiğinden bahsetti. Samana ve sürüye gidilmesi, bahçe çapalanması, süt sağımı, ekmek yapımı vb. işler…
Her gün üç veya duruma göre iki kişi evde yemek ve bulaşık işleri ile ilgilenecek, boşta kalan zamanlarında ise okul inşaatına yardım edecekti. Bu arada köydeki bütün erkekler eşlerine, kızlarına, diğer kadın akrabalarına “Bayanlarımız” diye bahsetmesi eşlerine kötü davranan, kendine medeni diyen tabiri caizse takım elbise giymiş öküzler için bir örnek oluşturmasını temenni ediyorum. Kızların ise köydeki bayanların yaptığı her işe yardım etmelerini, bunun onlar için çok değişik bir tecrübe olacağından bahsetti. Sonra malzeme olmadığı için o günün yapılacak işlerini sıralamaya başladı.
Köyde ki herkesle diyalog halinde olunacaktı. Birisi bahçe mi çapalıyor. Çapayı elinden alıp biz çapalayacaktık. Okula bakmaya gidecektik. Ve kaldığımız yeri temizleyecektik. Yemek grubunu belirledik. İlk gün Serdar, Anıl Poyraz ve Anıl Hakbilir yemeklerimizi yapacaktı. Onlar ilk sabah kahvaltısının bulaşığını yıkarken bizde köyde yapılacak işleri keşfe, çeşmelerini yerini öğrenmeye, köylülerle konuşmaya çıktık.
Çocuklarla beraber okula gittik. Lojmanı, tuvaletleri dolaştık. Yapacağımız çok iş vardı. Öğretmen, kalacak yer olmadığı için köyde kalmıyordu. Okulun bahçesinde otururken karşı tarafta birisinin –Salih Abi- evinin önüne gölgelik yapmak için tahta çaktığını, çalı çırpı ile örttüğünü gördük. Utku ile Ahmet hemen o tarafa doğru seğirttiler. Hepimizin birden gitmesi çok garip olurdu. Biz uzaktan izliyorduk. Utku ile Ahmet allem ettiler kulem ettiler ama Salih Abi yardım ettirmedi. Yarım saat sonra bir baktık çay demlenmiş bizi çağırıyorlar. Mecburen oraya gittik. Salih Abi’nin çayını içtik. Salih Abi küçükbaş hayvanlardan çok iyi anlar.
Mehmet Abi, Mehmet Abi’nin amcasının oğlu Mehmet Abi – biz diğer Mehmet Abi ya da Amcaoğlu Mehmet Abi diyoruz.- Cahit Abi bu abilerimiz de büyük başhayvanlardan çok iyi anlarlar. Köyde kaldığımız süre boyunca bunu gözlemledim. Abdullah Amca yanımıza geldi. Havanın sıcaklığından ve sineklerin vızıltısından şikâyet etti. Bizi kaldırdı camiye götürdü.
Cami denilen yer mescitti. Minaresi yoktu. Hol gibi bir yere geçtik kurulduk. Gerçekten dışarısının sıcak ve sinekli havasından içerde eser yoktu. Arkadaşlarıma baktığımda gözlerinin kapanmakta olduğunu gördüm. Öğlen uykusu bastırmaya başlamıştı. İçerde bizden başka köyden iki tane yaşlı dede vardı. Bir tanesi herhalde ağır duyuyordu ya da uyuyordu. Diğer amca ise girişte oturmuş bizi dinliyordu. Diğer Mehmet Abi okulun yapımından artan kalan malzeme ile camiye bir tuvalet yapılmasını istedi. Hemen tabiî ki cevabını verdik.
Okuldan sonra bu köylülerin ekonomik olarak burada durabilmesi için bir şeyler yapılması gerekiyordu. Yoksa burada yaptığımız onca emek boşa gidebilirdi. Aklımıza değişik projeler geliyordu ama maddi imkanlar yüzünden hayata geçiremiyorduk. İzin isteyerek kalktık. Eve doğru yürümeye başladık. Güneş tam tepemizde sıcaklığını ensemizde hissettirmekteydi. Anıl, Serdar, Anıl üçlü yemek ekibi sofrayı hazırlamışlardı. Menemen –ki ben bu yemeği melemen sanıyordum. Doğrusunu burada öğrendim.- salata, peynir, zeytin, soğuk su, tandır ekmeği… Sofraya yumulduk. Dizlerimizin üzerinde tandırlarımızı dürerek menemene saldırdık. Yemeğimizi bitirdiğimizde sofrayı kaldırdılar. Çayı getirmelerini bekledik. Çay sıcakta insanın hararetini alırmış. Köyde öğrendiğim şeylerden biri de buydu. Küçükken dedemle hamama gittiğimizde herkes gazoz, kola, limonata içerken dedem bana çay içiriyordu. Dedeme o zaman çok kızıyordum. Şimdi neden böyle bir şey yaptığını çok iyi anlıyorum. Keşke neden içirdiğini de söyleseymiş. Ben bu düşüncelerle boğuşurken çaylar geldi. Tabi çay denilebilirse… Çayın üstünde kocaman köpükler vardı. Rengi ise çok ilginç bir renkti. Herkes çaya ve çayı getirenlere bakıyordu. Ulaş Abi’nin yüzünde muzipçe bir gülümseme belirdi;
“Ula oğlum bu çayı hangi su ile demlediniz? Utanmasam neye benzediğini söyleyeceğim.” Buna karşılık Ankara’dan gelen Anıl kardeşim Ulaş Abi’nin sorusunu hemen yanıtladı;
“Ya Ulaş Abi galiba bardakları yıkarken içinde azıcık sabun kalmış olabilir.” Kahkahaların ardından elinde çay bardakları olan arkadaşlar hemen bıraktılar. Ayrıca yemek ekibi arkadaşlar çayı içme suyundan değil depo suyundan yapmışlardı. Suyun kaynadığında mikroplardan arınacağını düşünmüşlerdi. Bütün bunlar bizim için tecrübe oluyordu. Ama sabun olayını hiç unutmayacağım.
Sofrayı kaldırdık. Paçaları sıvadık. Hortum, bulaşık sabunu ve bir fırça, iki çalı süpürgesi ile evi temizlemeye başladık. Harıl harıl sabunlayıp, köpürtüp temizliyorduk. Yorulan elindekini bırakıyor. Yanında veya arkasında bekleyen kardeşine bırakıyordu. Evi temizlememiz bir saat sürdü. Sonra dut ağacının altında çocuklarla birlikte oturmaya başladık.
Tavanı Gökyüzü, Tabanı Toprak, Öğretmeni Köylü Olan Bir Okulda Öğrenim Görüyorduk
Onlar mutluydu, bizde mutluyduk. Köyümüzün muhtarı Mehmet Abi geldi. Sürüye gidilecekti. Hayvanları sürüye köylüler sıra ile götürüyorlardı. Bugün sıra onundu. Bu işe hemen talip oldum. Ailem, akrabalarım kısaca bütün hayatımda hayvancılık önemli bir yer tutmuştu. Özellikle koyunları çok seviyordum. Hava sıcaktı. Mehmet Abi uzun kollu bir şey giymemi ve başımı örtecek bir şey almamı söyledi. İki seçenek vardı. Ya sıcaktan pişecektim, ya da sineklere yem olacaktım. Mehmet Abi’ye baktım. O sıcaktan pişmeyi göze almıştı. Demek ki sinekler daha kötüydü. Hemen içeri koştum. Bir puşi ve uzun kollu bir şey alarak dışarı çıktım. Değneğimi de alarak ve Mehmet Abi’nin ardından yola düştüm. Mehmet Abi sürüye giden kişilerin o gün neler yaptığından, hangi güzergâhları kullandığını, köyün kadınlarının sütü sağmaya ne zaman nerelere geldiğinden bahsetti. Koyunların yanına gelmiştik. Koskocaman çınar ağacının dibinde geviş getiriyorlardı. Mehmet Abi keçileri kaldırdı. Arkasından yürümeye başladı. Ben diğerlerini kaldırmaya çalışıyordum. Bana seslendi;
“Ariffff! Gel, onlar bizi takip eder.” Akrabalarım hayvancılık yapmasına rağmen ben buna yabancılaşmıştım. Hemen Mehmet Abi’nin yanına seğirttim. Hava sıcaktı. Sinekler eşarplarımıza çarpıyordu. Eşarbın altından sineklerin yaptığı etkiyi hissedebiliyordum. Kulaklarımızın ve burnumuzun içine girmeye çalışıyorlardı. Bir süre sonra insan bu duruma alışıyordu Mehmet Abi yol boyunca köyün ve çevresinin özelliklerinden bahsetti. Keçiler önde biz arkada bizim arkamızda koyunlar tek sıra halinde geliyorlardı.
Biz yürümeye başladığımızda Eray, Ahmet ve Masum bize katıldılar. Diğerlerinin de bize katılması ile çaya ulaşmıştık. Hayvanları sulamamız gerekiyordu. Sürüyü çevirdik ve çaya doğru sürdük. Hayvanlar sularını içtikten sonra anızın içine daldılar. Bizde ilerde ki çeşmenin yanına gittik. Pet şişenin yarısını kestik kendimize su bardağı yaptık. Kara bulutlar gene toplanmaya başlamıştı. Mehmet Abi bize hakkımızda sorular sordu. Akşam söylediği cümleleri tekrar söyledi. Her söylediğinde hepimizin gözüne farklı bir ışıltı yerleşiyordu. Ağa ile olan mücadelesini anlatmaya başladı. Sopa ile tepeleri gösteriyor. Mücadele ettikleri yerleri bir bir anlatıyordu. O konuştukça biz o zaman dönüyor, yaşadıkları şeyleri an be an yaşıyorduk. Mehmet Abi gene bir telefon görüşmesi yaparken Masum’un yanında oturuyordum. Bana “Kürt sorunu ile ilgili onca kitap okusam bu kadar yararlı olmazdı.” dedi.
Mehmet Abi bize yüzyıllarca süren ağalık, şeyhlik, şıhlık düzeninden bahsetti. Bu gibi çağ dışı kurumlardan dış güçlerin nasıl nemalandığını söyledi. Tavanı gökyüzü, tabanı toprak, öğretmeni köylü olan bir okulda öğrenim görüyorduk. Mehmet Abi bu dersimizi “Şeyhler, Ağalar birbirini ağırlar.” Sözü ile bitirdi. Bu dersimizin finali çok zor olacaktı. Ağalığın bitmesi bizim diplomamız olacaktı. Biz buna hazırlanacağız.
Köyün bayanları ve Amcaoğlu Mehmet Abi tepeden aşağı doğru iniyorlardı. Amcaoğlu Mehmet Abi siyah bir atın üstünde dimdik duruyordu. Onurlu bir mücadele veriyorlardı. Bizde onların bu onurlu mücadelesine destek veriyorduk. Ben Amcaoğlu Mehmet Abi’ye bakarken koyunlar dağılmıştı. Köyün bayanları sütü almaya gelmişlerdi. Hemen toparlandım. Arkadaşlarımla beraber koyunları toparladık ve suya doğru sürdük. Sağılacaklarını anlayan koyunlar sıra halinde ilerlemeye başladılar. Yavrusu olanlar sağılmadan ayrılıyor diğerleri maharetli ellere teslim oluyorlardı. Köylü bayanlarla birlikte Bora Abi, Pınar, Tuğçe, Melis de gelmişti. Bora Abi bana baktı;
“Sen bu işi bayağı biliyormuşsun. Üniversiteli çoban.” Bu terimi sevmiştim. Yolda Mehmet Abi ile konuşmuştuk. Babam samancılık mesleği ile uğraşıyordu. Anızların arasında dolaşırken samanlar ve otlar hakkında babamın yaptıklarından bahsetmiştim. Aynı şeyleri burada da yapıyorlardı. Mehmet Abi toprak hakkında bu kadar şeyi bilmeme sevindi. Şehirde yaşasak da babamın mesleği gereği toprağa çok fazla yabancılaşmamıştım. Bu arada Pınar süt sağmaya çalıştı. Hayvanlardan korkmasına rağmen bunu yapmaya çalışması, bir özveride bulunması çok hoş bir olaydı.
Üzücü bir olayında eşiğinde dönmüştük. Sürünün içinden bir koç Ahmet’e saldırdı. Neyse ki Ahmet bu saldırıdan yaralanmadan kurtuldu. Mehmet Abi çok sinirlenmişti. Eğer Ahmet’e bir şey olsaydı koçu boğazlayacağını söylüyordu. Mehmet Abi’nin jest ve mimiklerinden sonra koç bir daha yanımıza yaklaşamadı. Sucuk olma ihtimali vardı işin ucunda…
Sürüyü tekrar anızlara sürdük. Bizim dersimiz tekrar başlamıştı. Ağa hazine arazilerini üzerine almıştı. Milletin, devletin malını üzerine zimmetlemek bu kadar kolay mıydı? Eğer bizler uyursak devletin, milletin malını herkes soyar. Sahipsiz malın sahibi çok olur. Bu sözü ya da bir benzerini bir yerde duymuştum. Tarladan anızların kaldırılması çok maliyetli bir iş, ayıca ağaya isyan etmiş köylünün hayvanlarının otlatmasına yarıyor. Ağa, anızları yıkarken hem anızı yok etme maliyetinden hem de köylünün geçim kaynağı olarak hayvancılığı engellemeye, yok etmeye çalışıyor. Ağa, anızları yaktığında köylü, jandarma, itfaiye el birliği yangını söndürüyorlarmış.
Biz anızların arasında otururken Amcaoğlu Mehmet Abi ve Mezhar sürüyü uzak bir yere doğru götürüyordu. Arkasından gidelim dedik. Mehmet Abi oturun konuşalım dedi. Onlar otlatırlar dedi. Bu sınıfın öğretmeni oydu. Bizde iyi bir öğrenci olabilmek için onun sözünü dinledik. Hava kararıncaya kadar konuştuk. …
Yemek ekibimiz bize makarna, közde pişmiş patates yapmıştı. Soğuk su, ketçap, mayonez sofrayı tamamlıyordu. Aramıza Gaziantep’te okuyan ve İnşaat Teknikerliği yapan TGB üyesi Halil arkadaşımız gelmişti. Okul inşaatı konusunda bize yardım edecekti. Sarı ışığın altında yemeğimizi yiyip, gün içinde yaşadığımız deneyimleri arkadaşlarımızla paylaşıyorduk.
Yemek grubumuz çayı demlemek için aşağıya, mutfağa indiler. Mirkan, Utku ve Ulaş Abi Bismil’e gitmişlerdi. Oradaki gözlemlerini bizle paylaştılar. Köyün oradan çok daha güzel olduğunu belirttiler. İnsanlar birlik ve beraberlikten bahsediyorlardı. Gerçek bölücülüğü kim yapıyordu? Batıdakiler mi? Doğudakiler mi? Ülkeyi Doğu-Batı, Kürt-Türk diye ayıranlar mı? Bu soruların cevabını oralarda, onlarda bulacaksınız. Yarının yemek grubu belli oldu. Bu görevi Masum ve ben üstlenecektim. 21 Haziran okula ilk çekici vuracaktık.
Çayın gelmesi gecikti derken Ankara'lı Anıl arkadaşım geldi. Tüm saflığıyla konuşmaya başladı.
“Ulaş Abi çay oldu sanırsam?”
“Oldu mu olmadı mı? Çay ya olur ya olmaz.”
“Oldu sanırsam Abi ya!” Yıldızların altında gözlerimi yumduğumda burada yaşadıklarım gözlerimin önüne geliyordu. İnsan ölürken gelirmiş böyle şeyler. Her gece ölüp, her gün ışığında yeniden diriliyorduk. Yarın ki yemek ekibinde olduğum için sabah erken kalkacaktım. Saati 05:20’ye ayarladım.
“Vurduğumuz Her Çekiç Bu Ağalık Düzeninin Kafasına Balyoz Gibi İniyor!”
Kuş cıvıltıları arasında uyandım. Masum’u kaldırdım. Elimizi, yüzümüzü yıkadıktan sonra mutfağa girdik. Domates, salata, peynir, zeytin, çay ve Şino Anne’nin bize yolladığı yoğurdu –ki hayatımda yediğim en leziz yoğurttur- yukarı çıkardığımızda arkadaşlarımız yatakları toplamıştı. Kahvaltımızı ettik. Biz sofrayı toplamaya başlarken diğerleri okulun yolunu tutmuşlardı. Masum ile beraber bulaşıkları yıkarken dün yaşadıklarımızın değerlendirmesini yapıyorduk. Bir saat içerisinde bulaşığı bitirip, iş kıyafetlerimizi giyip, okulun yapım çalışmasına katıldık. Arkadaşlarımız okulun içinde ki malzemeleri dışarı çıkarmaya başlamışlardı. Köyün çocukları etrafımızda birikmiş meraklı bakışlarla bize bakıyorlardı. Bizde hemen işin bir ucundan tuttuk. Ulaş Abi okulun elektriğini kesti. Prizlerini ve ampullerini söktü. Bizde okulun kapı ve doğramalarını sökmeye başladık. Camlar kırılıyor, çürümüş tahta kapı ve pencereleri parçalıyorduk. Köhnemiş, örümcek ağlarına bürünmüş bir zihniyete karşı mücadele eden insanlara yardım ediyorduk. Sanırım bu söz Utku söylemişti. “Vurduğumuz her çekiç bu ağalık düzeninin kafasına balyoz gibi iniyor.” Çok hoşuma gitmişti. Aşağıda ki çeşmeye elimizi, yüzümüzü yıkamaya gidiyorduk. Başımızı, kolumuzu temizleyip, şapkalarımızı ıslatıp tekrar çalışmaya gidiyorduk. Köylüler daha sonra uyardı. Şapkanızı ıslatıp güneşe çıkarsak, güneş bizi daha çok yakarmış. İlk günün tecrübesi ile bunu öğrenmiş olduk.
Daha sonra biz Masum ile öğlen yemeğini hazırlamak için eve yollandık. Menümüzde karpuz, peynir, zeytin, yoğurt ve sonrasında çay vardı. Arkadaşlar saat 11.00’de paydos ettiler. Eve gelip temizlendikten sonra gölge neresi bulurlarsa yattılar. Bizde öğlen yemeğini hazırladıktan sonra dut ağacının altına oturduk. Ulaş Abi balık tutmaktan söz ediyordu. Germe adı verilen bir ağ bulmuşlar onu yamıyorlardı. Köyün gençlerinden Koray balığa gidilecek saatlerden bahsediyordu. Bahsettiği saatlerde biz okul inşaatında çalışıyor olacaktık. Akşam yemeğinde balık var gibi görünüyordu.
Akşam için balık tutamama ihtimaline karşı bulgur pilavı hazırlayalım dedik. Köyün minikleri ile gölgede oturuyorduk. Karşı komşumuz olan küçük Yunus’u çekingen çekingen dolaşıyordu. İlk geldiğimiz gün otobüsten indiğimde karşıma dikilmişti. Dudaklarını büzmüş, gözlerini yukarı doğru dikmiş bize bakıyordu. Bu minik kardeşim kalabalık olduğumuzda sakinleşiyor, ama bizi tek yakaladığında bütün haylazlığını konuşturuyordu. Bu yaramazlıkları ona çok görmüyordum. Çocukların gelişim aşamalarında bunu yapması gerekiyordu. Bunları yapmasa onu o zaman bunu anormal sayardım. Onlarla geçirdiğimiz her vakitte sorular sorar, onlardan bir şeyler öğrenmeye çalışıyorduk. Hepsinin gözleri pırıl pırıldı. Öğleden sonra ki çalışma vakti gelmişti. Bu arada çok üzücü bir haber almıştık. İlhan Selçuk vefat etmişti. Herkeste ilk önce bir şaşkınlık nidası sonrasında hüzünlü bir sessizlik… Yılın en aydınlık gününde en karanlık haberi almıştık.
Topraktan Öğrenenlerle Öğrenip, Kitapsız Bilenlerle Biliyorduk!
Çocuklarla birlikte bizimkiler yola koyuldular. Ulaş Abi ve Koray germeyi onarmaya devam ediyorlardı. Utku aklını okulda ki çalışmada bırakarak Bismil, Diyarbakır arasında mekik dokuyordu. Okulun dış sıvalarını sökmeye başladık. Reşat, İbrahim gibi köyden gençler bizim bu çalışmalarımıza yardım ediyordu. Elimizde fazla çekiç olmadığı için biz ya kürekle dökülenleri temizledik ya da çocukları toplayıp okuldan çıkardığımız kitapları el arabası ile kaldığımız evin bir odasına götürüyorduk. Çocukların inşaata yaklaşması yasaktı. Başlarına kötü bir şey gelmesini hiç birimiz istemezdik. Ben de küçükleri toplayıp kitap taşımamda bana yardım etmelerini sağladım. El arabasını çakıllı yolda götürmek zordu. Bazı ansiklopediler yere düşüyordu. Onlarda arkamdan toplayıp bana geri getiriyorlardı. Eve hep birlikte taşıyorduk. İçerde ki odada onlara görev verdim. Bütün kitapları dikkatli ve özenli bir şekilde diziyorlardı. Böyle bir-iki sefer yaptıktan sonra Masum ile bulgur pilavını yapmaya başladık. Pilavı yapmak için iki kişiye ihtiyaç yoktu. Ben de germeyi onarmalarına yardım ettim. Daha sonra Masum’u bulgur pilavı ile baş başa bırakarak okulun inşaatına gittim.
Okul yolunda giderken bazen arkadaşlarımla bazen de ailemle konuşuyordum. Biz buraya geldiğimizde üzücü olaylar yaşanıyordu. Ardı arkasına şehit haberleri, karakol baskınları, kundaklamalar, bombalı saldırılar… Haliyle meraklanıyorlardı. Bana orada durumun ne olduğunu soruyorlardı. Ben de burada onlardan daha güvende olduğumuzu söylüyordum. Gerçekler böyleydi.
Çalışmayı bir saat erken bitirdik. Diğerleri germeyi alıp yola çıktıklarında ben, Bora Abi ve Mirkan eve malzemeleri bırakıp onlara katılacaktık. Bora Abi’den çaya girebilmek için izin almaya çalışıyorlardı. Bora Abi buna kesinlikle izin vermedi. Önceden gidenlere de bu yönde uyarılarda bulundu. Biz de onların arkasından yola çıktığımızda güneş sıcaklığını tenimizde hala hissettiriyordu. Bora Abi, Adnan –Adnan Türkkan-la telefonla konuşuyordu. Ben önden gidiyordum. Tıslama sesleri ile “Yılan var! Yılan var!” seslerinin birbirine karıştığını duydum. Tehlikenin nereden geldiğini göremediğim için soğuk soğuk terledim. Elimde bir çakıl taşı vardı ve sıkı sıkı tutuyordum. Kendi kasabamda çok yılan avlamıştık. Kafasını taşla ezebilirdim. Onun benim ısırma ihtimalini de göz önünde bulundurarak tetikle bekliyordum. Ama neyse ki yılan kaçmıştı. Bizde yolumuzu devam ettik.
Güneşten sararmış dikenleri, biçilmiş tarlaları geçerken bizimkileri uzaktan gördük. Mirkan, Koray, Ulaş Abi, Anıl suya girmişler. Bir baştan bir başa balıkları kovalıyorlardı. Yanlarına vardığımızda boşa bir uğraş verdiklerini anladık. Biz de paçalarımızı çemredik ve ayaklarımızı suya soktuk. Onlar balık bulmakla uğraşırken biz espriler yapıyorduk.
Ahmet eliyle minik bir balık yakalamıştı. Çok uğraştılar denediler ama balık tutmayı başaramadılar. Bulgur pilavını yaparak iyi bir şey yaptığımızı düşündüm. Geri eve doğru yürümeye başladık. Yolda kurbağalar, kaplumbağalar arasında dolaşa dolaşa yürüyorduk. Anızların üstüne basarak yürüyordum. Çıkan ses çok hoşuma gidiyordu. Eve geldiğimizde arkadaşlar genel temizliklerini yapıp üstlerini değiştirdiler bizde sofrayı kurduk. Menümüzde balığı hesap ederek fazla bir şey yapmamıştık. Arkadaşlar yemeğe başladıklarında ben çayın suyunu koymuştum. Yemek bitince hemen çayı getirebilecektim. Çay bulaşıkları bittiğinde artık yemek görevim bitecekti.
Kızlar Şino Anne’nin yanına gittikten sonra bizde yataklarımızı ettik. Mirkan ve Eray yarınki yemek ekibiydiler. Herkes fısır fısır birbiri ile konuşmakta, ama ayrılma gününün de yaklaşmakta olduğunun farkında...
Sabah herkesin yanındakini kaldırması yeni bir güne uyanmış olduk. Günlük rutin işler ve kahvaltıdan sonra tekrar inşaatın yolunu tuttuk. Ağa köye ambargo uyguluyordu. Parası ile aldıkları samanı köye getiremiyorlardı. Köylüler köyün dört-beş kilometre uzağına dökülen samanı kendi imkânları ile köye getiriyorlardı. Önceliğimiz okul olduğu ve sayımız yeterli olmadığı için yardım edemiyorduk. Aklımızın yarısı çekiç seslerinde yarısı da oradaydı.
Bizim yanımızdan her geçtiklerinde onlar bize, biz de onlara selam veriyorduk. Balyoz çalışmamızın en önemli aletlerinden birisi. Çekiçle bir saatte uğraştığımız yeri balyoz bir dakikada hallediyordu. Grubun ismi balyoz olsun diye aramızda konuşmaya başlamıştık. Ülkemizin içinde bulunduğu şartlar doğrultusunda bu ismin kullanılmaması gerektiğine karar verdik. Bu sırada Ahmet kafasını tutmaya başladı. Yanına gittiğimizde balyozu kullanırken kafasına kiremit düşmüştü. Gölgede otururken çocuğa ananelerimizin deyimi ile nazar değdiğini düşündüm. Bir gece önce grubun en çalışkan ismi olarak seçilmişti. Biz duvarda ki sıvaları sökmeye devam ederken Ahmet su içmeye gideceğini söyledi. Beş dakika sonra gözünü tutuyordu. Ne olduğunu sorduğumuzda gözünü arı soktuğunu söyledi. Hemen bir arkadaşımızın refakatinde Seher Abla’nın yanına yolladık. Onlar ne yapılması gerektiğini iyi bilirlerdi. Benim kendi köyümden aklımda kalan arı sokmalarına karşı ya yoğurt sürerlerdi ya da çamur sürerlerdi. Sonradan öğrendim. Seher Abla’da Ahmet için bir çamur hazırlayıp sürmüştü.
Öğlen menümüzü havanın sıcak olmasından dolayı değiştirmiyorduk. Karpuz, peynir, tandır üçlüsü… Paydosu bir saat geç yapmıştık. İşe bir saat geç başlayacaktık. Bende dâhil çoğumuz çekici ve balyozu nasıl tutacağımızı bilmiyorduk. Bu yüzden gün sonunda elimizin muhtelif yerlerinde su kabarcıkları oluşuyordu. İlerleyen günlerde hangi aleti nasıl tutacağımızı da öğrendik. Kaçta ve nerde balık tutacağımızı da…
Gölgeye halıyı ve yastıkları serdik. Öğlen uykusuna yattık. Çocuklar bile sıcakta ortalıktan kayboluyorlardı. Bizim ev beton olduğu için sıcağı hapsediyordu. Onların evi kerpiçten yapıldığı için çok serin olduğunu, kendi köyümden biliyorum. Kendi aramızda tartışmalar oluyordu. Köylüler mecbur oldukları için mi mutluydular, yoksa mutlu olmak için mi mutluydular? Ben genellikle birbiri ile tartışan tarafları dinleyen rolündeydim. Onları gözlemledim. İşin garip yanı bizimkiler bu tartışmayı yaparken Mehmet Abi’nin "down sendromlu" kız kardeşi –kız kardeşim- Gülbahar yanımızda oturuyor, tartışmayı izliyordu. Mirkan bıyıkları oynayarak tavana bakıyor. Kendisine karşı bir tez sunanları dinliyordu. Bence konuyu yanlış yerden ele almışlardı. O kadar mücadelenin, zorluğun, kanlı bedellerin sonucunda mutlu olabiliyorlardı. Neden mutlu olduklarını değil, mutlu olabilmeyi nasıl devam ettirdikleri benim için çok önemliydi. Bu muhabbetlerden sonra tekrar okul inşaatına gittik. Mirkan ile Eray akşama kuru fasulye yapacaklardı. Okul, lojman ve tuvaletin sıvalarını dökmeye devam ediyorduk. Bazı yerler çürümüş olduğu için kolay, bazı yerler ise balyoz ve çekiç darbelerimize bana mısın demiyordu. Kah dönüşümlü kah dinlenerek çekiçliyorduk. Bu arada İstanbul’daki arkadaşlar “Orada da mı şapkanı çıkarmadın?” gibi sözlerle şakalaşıyorlar. Zorunluluktan olmasa şapkayı takmayacaktım. Sıcak ve çekiç darbelerinden sonra sıçrayan taşlar bize çok zorluk çıkarıyordu. Güneş gözlüğüm olsaydı, şapkamın altına o gözlüğü de takardım. Bizimkiler o zaman benle iyi dalga geçerlerdi. Yanlış anlaşılmasın hiçbirine kızmıyorum. Zaten şapkalarımda rüzgârdan uçup, gittiler.
Devrim ve Karşı Devrim Her Alanda Mücadele Etmekteydi
Sadece sıva dökmüyorduk. Mola verdiğimiz zamanlarda çocuklarla muhabbet ediyorduk. Sarı saçlı bir çocuk gördük. İnşaatın etrafında daha önce görmediğimiz çocuklarla dolaşıyordu. Bize “Niye okul yapıyorsunuz ya? Cami veya havuz yapsanıza.” Daha sonra bu arkadaşımızın isminin “Üstat” olduğunu ve adının nereden geldiğini sorduğumuzda “Bedüizzaman Said Nursi Efendi” den geldiğini söyledi. Biz ayrılırken çocuklar Mirkan’a mektup yazmışlardı. Üstat da bu mektup yazan kardeşlerimizden birisi. Ayrıca köye geldiğimiz ilk günün akşamı “Fethullah Cemaatinden” bazı kişiler köye gelmişlerdi.
Devrim ve Karşı Devrim her alanda mücadele etmekteydi. Zaten bu karanlık güçler amaçlarına ulaşamadan köyü terk etmek zorunda kaldılar. Bunda muhtarımızın ve köylülerin çok önemli bir yeri vardır. Biz inşaatta çalışmaya devam ederken Mehmet Abi geldi. Samanda adama ihtiyaç varmış. Bizde traktöre hemen atladık. Zaten paydos vaktimizde gelmişti. Bir sefer düzenledikten sonra gece çalışıp çalışmamayı konuştuk. Biz çalışma taraftarıydık, ama Mehmet Abi buna gerek olmadığını söyledi.
Bu arada bize çatı işinde bize önderlik etmek için Eskişehir’den bir büyüğümüz gelecekti. Eskişehir’den gelen arkadaşlar bu büyüğümüz hakkında bizi bilgilendirdiler. Köydeki hayatımız biraz daha renklenecekti. Bugün ayın kaçı, hangi gündeyiz? İnanın orada hiç bunları düşünmedim. Anı yaşadım. Ve çokta iyi yaptığımı düşünüyorum. Ve köye, ekonomik olarak neler yapılabileceğini incelemek için gelen ziraat mühendisi bir abimiz vardı. Eve döndüğümüzde gene dut ağacının dibinde çocuklarla oturuyorduk. Bizden daha mutlu insanlar var mıdır? Bu ülkede olmadığını biliyordum.
Kuru fasulye, tandır, peynir, salata… Bugünkü yemek grubu yemeğin hakkını vermişlerdi. Kuru fasulye yapması zor yemeklerden birisidir. Grubumuzun kızları ilk defa bizimle bir akşam yemeğine katılıyorlardı. Onlara takılmadan edemiyorlardı.
“Kızlara bol bol koyun. Onlar bol bol yemeğe alışmışlardır.”
“Yaaa!…” Gülüşmeler, kızarmalar. Bu arada gözlemler konusunda Bora Abi bizi hep uyarıyordu. Ahmet Hocamız konusunda tekrar uyarılarda bulundular. Tez canlıydı, çabuk parlıyordu. Bunlar bana yabancı değildi. Bana Ahmet Hoca’yı anlattıklarında gözlerimin önüne dedem geldi. Nasıl davranacağım konusunda tecrübeliydim. Kızlar, Şino Anne’nin yanına gitti. Ahmet ve Serdar yemek ekibinin ertesi günkü üyeleri olarak seçildiler. Yuvadan ayrılış vakti yaklaşıyordu.
Sabah kahvaltıyı yaptıktan sonra hemen okulun yolunu tuttuk. Çatı sökülecekti. Merdiveni çatıya dayadık. Ahmet Hoca çatıya çıktı. Sert bir mizaca sahipti. Serkan Abi kamerası ile bizi takip etmekteydi. O yokmuş gibi davranmamızı söyledi. Biz çekiçlerle duvarlarda ki sıvaları sökmeye devam ettik. Sonra Ahmet Hoca bizi göreve çağırdı. Sistem oluşturuldu. Çatıdaki kiremitler aşağıya taşınmaya başladı. Sıralı olanlar aşağıya istiflenmeye, tek bırakılanlar çatıdan aşağıya atılacaktı. Uyarılar, çürük tahtalar, kuş ve yarasa yavruları…
Öğlene kadar bu şekilde devam ettik. Okulun kiremitlerini topladık. Öğleden sonrada lojmanın kiremitlerini topladık. Sonra eve yollandık. Günümüz bir öncekinin aynısı olarak geçmeye başladı. Normal zamanda olsa sıkılırdım. Ama nedense hiç sıkılmıyordum. Zorunlu olarak bir yerde değildim. İstediğim yerde bulunuyordum. Köyün bayanları ile ancak selamlaşabiliyorduk. Genç kızlar haricinde diğerleri Türkçeyi bilmiyorlardı. Bizde dilimizin döndüğü kadar Kürtçe konuşuyorduk.
Sabah kahvaltısını yaptıktan sonra çatıda ki tahtaları sökmek için okula geldik. Hava kapalıydı. Tahtaları söküp söküp aşağı atıyor. Sonra aşağıda bir yerde istifliyorduk. Ufak tefek kazalar oluyordu. Ayaklara çivi, ellere kıymık batmaları gibi…
Yağmur ve rüzgâr nedeni ile zorunlu öğle arasına girdik. Utku da, köylülerle birlikte samandan gelmişti. Biraz oturduktan sonra Utku araba ile gitmek zorunda kaldı. Onun yerine Masum ve ben samana gidecektik. Mehmet Abi’nin ödünç aldığı traktöre atladık. Samanların olduğu yere sallana sallana gidiyorduk. Römorkları yanaştırdık. Yabalarla samanı içeri atmaya başladık. Ağzımızı yüzümüzü sarmıştık. Babamın mesleği samancılık olmasına rağmen ben samandan nefret ederdim. Neden söylemedim belki bu nefreti yenme isteği vardı içimde. Ama daha da nefret etmeme sebep oldu. Köylülerle hatta Seher Abla ile el hareketleri ile konuştuğumda bu nefretin bana özgü olmadığını anladım. Belli bir süre yaba ile doldurduktan sonra ben üste çıktım ve samanı sıkıştırmaya başladım. Tozlar uçuşuyordu. Ben de ritmik adımlarla samanı eziyordum.
İki arabayı da doldurduktan sonra köye geldik. Öğle yemeği yememiştik. Mehmet Abi bizi öğle yemeğine davet etti. Şino Anne’nin tereyağı ile tanışmam ilk o zaman oldu. Yemeğimizi yedikten son bir sefer için tekrar samana yollandık. Çaydan traktörle geçerken Mehmet Abi traktörü durdurdu. “Beni takip edin.” dedi. Eline bir taş aldı ve sazlığa attı. Orayı taşlamamızı söyledi. Biz gösterdiği sazlığı taş yağmuruna tutarken o etrafından dolaşmaya başladı. Sazlıktan bir şey dışarı fırladı. Mehmet Abi o kadar sesin arasında –ki ben Masum’u zor duyuyordum- kekliğin sesini duymuştu. Sazlıktan fırlayan keklik karşıdaki başka bir sazlığa kaçtı. Mehmet Abi o sazlığı açtığında biri sağa diğeri sola doğru iki kekliği kaçırmıştık. Yakalasaydık akşama ziyafet vardı. Bizde başımız önde son kalan samanı ve orada ki eşyaları yükleyip geri köye geldik. Güneşten kararmıştım. Oradakilerden farkım yoktu. Eve gittiğimde hemen banyo yaptım. Yoksa samanın tozundan duramazdım. Akşam yemeği yedikten sonra oturduk ve gözlemlerimizi paylaşmaya başladık. Herkesin dikkat ettiği, hayran kaldığı anlar oldu. Şu inkâr edilemez bir gerçekti ki, köy bizim üzerimizde çok büyük bir etki yarattı.
“Diyarbakır BOP’un Değil, Türkiye’nin Yıldızı Olacak!”
Sabah hüzünle kalktık. Eşyalarımı topladık. Ahmet Hoca’dan güzel bir çay nasıl demlenir onun tüyolarını aldım. Biz kahvaltımızı ederken Seza arkadaşlarla röportaj yapıyordu. Sıra bana geldiğinde bu köyde unutamadığım bir şey olup olmadığını sordu. Bir an uzaklara doğru baktım. Köyde ki her şey gözümün önünde geçti. Bu köyü unutmayacağımı söyledim. Bu köyü nasıl unutabilirdim. Türkiye’de sömürgeleşme ve bölünme sürecine karşı koyan yegane kalelerden biriydi. Eğer bu köyü unutursam bu yolda şehit olmuş, bu yolda mücadele eden herkese ihanet etmiş olurdum. Bu sırada Mehmet Abi balkonuna “Diyarbakır BOP’un Değil, Türkiye’nin Yıldızı Olacak!” pankartını astı. Hemen oraya koştuk. Fotoğraflar, vedalaşmalar…
Ağalığa karşı mücadele ederken şehit edilen Muhyettin Abi’nin mezarına doğru yürüdük. Mehmet Abi bize Muhyettin Abi’yi anlattı. Aramızda bazıları tanıyordu. Kimsenin ağzını bıçak açmıyordu. Köyle vedalaşma vakti gelmişti. Geldiğimde Mehmet Abi’ye sıkı sıkı sarılmıştım. Giderken de sıkı sıkı sarıldım. Ağlayacaktım. Dudaklarımı ısırıyordum. Bu sırada Caner koşa koşa arkamızdan gelmişti. Elinde defter kâğıtlarından yapılmış bir zarf vardı. Mirkan’a uzattı. Geri köye doğru koşmaya başladı. Mirkan donup kalmıştı. Onun için zamanın durduğunu biliyordum. Minibüse bindik ve bayrağı diğer arkadaşlara teslim etmek için yola çıktık.
Karanlıklarına aydınlık olmak, karanlığımıza aydınlık bulmak için geldik Cumhuriyet köyüne…
Onların diliyle “Koçer”
4 Temmuz 2010
Çifteler

































































Paylaş / Arkadaşına Gönder / Favorilere Ekle
![]()
Amerika'da beni
Ece Kırbaş
TGB Ankara
'Manyetik Takla' ve Eylemsellik GereğiÇağrı Sevinç
TGB Isparta
Uğur Mumcu'dan Hrant Dink'e aynı oyun!Mehmet Yaşar Yıldız
TGB Sakarya
'Fail-i meçhul' değil 'Fail-i emperyalizm'Elvan Konuk
TGB Ankara
Yeniden çağdaşlığın ve halkın cumhuriyetine dek kavga!Ozan Şenyüz
TGB Kuşadası
KorkuErkin Öncan
TGB İstanbul
Bizim tarihimiz; 19 MayısOnur Dönmezer
TGB Hatay
Hakimiyet-i Milliye'nin mesleği, milletin hakimiyetini müdafaa...Gökalp Çiftçioğlu
TGB Ankara
Öncü, toplumcu bir şair: Cemal SüreyaNadir Temeloğlu
TGB Ankara





