Kırmızı-Beyaz
Sayı:26
Hortlayan Ortaçağ
“1980’e gelirken, bu adam şöyle derdi: ‘Ben Yugoslav’ım!’, gururla ve gönül koymadan; daha yakından sorular sorulduğundaysa
Bosna-Hersek Özerk Cumhuriyeti’nde yaşadığını ve bu arada Müslüman geleneği olan bir aileden geldiğini belirtirdi. On iki yıl sonra, savaşın en şiddetli günlerinde aynı adam hiç duraksamadan ve bastırarak şöyle cevap verirdi: “Ben Müslüman’ım!” Hatta belki de şeriat kurallarına uygun bir sakal bırakmış bile olurdu. Hemen arkasından Boşnak olduğunu ve bir zamanlar gururla Yugoslav olduğunu vurguladığının kendisine hatırlatılmasından hiçhoşlanmadığını da eklerdi.’’ (Ölümcül Kimlikler, Amin Maaoluf, sf. 17) Yeni ortaçağ, insanı çağdaş yurttaşlık dışında kimlikler üzerinden tanımlayarak toplum, ulus gibi siyasal – sosyal bütünlükler yerine kavim, cemaat, aşiret yapılarını TV’lerde, gazetelerde, okullarda, sokakta, kısacası her yerde önümüze çıkartıyor.
Etnik Kimlikle İftihar mı Etmeli?
Yazar Amin Maalouf’un verdiği örnekteki sıradan bir Yugoslavya vatandaşının geçirdiği kimlik değişimi Türkiye’de de bugün daha farklı bir boyutta yaşanmakta. 1980’lerden önce yurttaşlık ilişkisi üzerinden örgütlü toplum; artık, etnik topluluklar üzerinden kurtarılmış bölge zihniyetine doğru sürükleniyor.Irkçılığa karşı olduğunu söyleyenler ırksal temelde etnik milliyetçilik çizgisinde siyaset üretiyor. Ulusal ölçekteki toplumu etnik kimliklere ayrıştırarak siyaset yapmak en az Yeni Osmanlı olmaya heveslenen gericiler kadar ortaçağ meraklısı bir anlayış olarak gözümüze batmadan edemiyor. Irkçılık, hangi taraftan gelirse gelsin, siyaset alanında ilkel ve geri bir kavram olan etnisiteyi yüceltmesi bakımından insanlıkla bağdaşamaz. Van depreminde ‘hem askerimize taş atıyorlar, şimdi de yardım istiyorlar’ diyenlerle, Kürt’ün özgürlüğünü savunma iddiasındaki etnikçi aşiret reislerinin benzerliğini görmemek elde değil.
Mezhepçilik: Bir Başka Ortaçağ Hortlaması
Toplumun ayrıştırılması sadece etnikçilik doğrultusunda yürümüyor. Yeni ortaçağ düzeninin bir diğer kartı da mezhepçilik oldu. 1980’lerden sonra etnik kimlik nasıl bir iftihar kaynağı olarak zihinlere yerleştirildiyse herhangi bir
mezhepten olmak da iftihar kaynağı olarak sunuldu. Mezhebini bir iftihar kaynağı olarak gören bireyler de mezhepsel temelde örgütlenmelere yöneldi. Toplumun bilincine ‘mezhepsel kaygıların’ işlenmesinin sonucu olarak ortaya çıkan
bu mezhepsel örgütlenmeler politik sahnede de toplumun temsilcileri olarak itibar görüyor ve toplumun önderleri adı
altında özel yemeklerde pozlar veriyor. Son zamanlarda ‘toplumdaki sorunları’ konuşmak adına Tayyip Erdoğanların düzenlediği toplantılardaki fotoğraflardaki isimlerin sıfatlarına baktığımızda adeta Osmanlı dönemindeki toplumun
parçalanmışlığının yansıması olan toplantılara benzediğini görürüz. Tıpkı Osmanlı’daki gibi şu mezhebin temsilcisi, bu cemaatin önderi gibi sıfatlarla; toplantılarda belli bir kesim adına söz söyleme hakkını kendisinde görenlerin olduğu bir ‘meşveret’ ortamı adeta. Bereket ki herkese sığınacak bir etnik kimlik, cemaat lideri, aşiret reisi düşüyor. Yurttaşla hak ve ödev ilişkisi düzenlenen bir toplum değil, kul köle olunacak ortaçağ kurumları yükselişe geçiyor.
Birlikte Yaşam mı, Gettolaşma mı?
“Demokratikleşme” ve “birlikte yaşam” sözlerini duymaya başlayalı çok zaman geçti. Küresel sermayenin, taşeron
TÜSİAD’ın, besleme akademisyen – araştırmacı topluluğu sorosçu TESEV’in, etnikçilerin ve gericilerin ağızlarından düşmeyen bu sözler esasında göründüğünden de anlamlı. Yugoslavya birlikte yaşamayı öğrendi ve her taraftan yüzbinlerce evladını kaybetti. Irak bir milyon insan canı karşılığında özgürleştirildi. Aynı zamanda birlikte yaşamayı da öğrendi Sünni – Şii boğazlaşmalarından gördüğümüz kadarıyla. Libya, NATO bombaları sağolsun, kabilelere ve Amerikan petrol şirketlerine teslim edildi. Tüm bu resimde “birlikte yaşam” nerede? “Birlikte yaşam” söylemi “uzlaşmaz
farklılıkların” sonsuza kadar süreceği ve çatışıp – çatışmama çizgisi üzerinde ince bir anlaşmanın vurgulanması koşuluyla toplumdaki tüm çeşitliliklerin kaşınması ve güçlendirilmesidir. Üçüncü dünyada emperyalizmin “birlikte yaşam” kültürünü götürdüğü coğrafyalara bakarsak, sonunda etnik ve dinsel boğazlaşmanın gerçekleştiğini görürüz. Varılan sonuçsa, birlikte yaşamak değil; kurtarılmış bölgeler hâlinde kalın çizgilerle ayrılan gettolardır.
Yeni Ortaçağ’a Yeni Osmanlı
TBMM, Abdülmecit anması düzenlemeden önce de AKP iktidarının “Yeni Osmanlı” söylemini kullanarak yarattığı manipülasyon somut örneklerle mevcuttu. Müslüman – Arap coğrafyasında lider olmak, İsrail’e “ayar vermek”, Mavi Marmara olayınca gövde gösterisi yapmak gibi düzmece oyunlarla yaratılan imaj artık giderek alay konusu olmaktadır. Osmanlı’ya benzeyen bir nokta varsa onun da sömürgeleşen bir ekonomi, parçalanan bir toplum olduğunu görmek zor değil. Dinsel referansların toplumsal ve siyasi hayatta ağırlık kazanması, kadın haklarının hiçe sayılması, cemaat – polis baskısının “istibdat” dönemini andırmasıysa AKP dönemininortaçağ kalıntısı olmak bakımından Osmanlı özlemlerini gidermekte rakibi olmadığının göstergesi. Emperyalizm ve ulus devletlerin çatışmasının olduğu çağda, ulus ötesi ve dinsel bir imparatorluk imajını iç siyasette propaganda malzemesi olarak kullanmak iktidarın elinde toplumsal algıyı uyuşturacak bir “reality show” aracıdır. 1980’lerden Sonraki Tesadüfler Yugoslavya’da, Irak’ta, Afganistan’da,
Pakistan’da ve daha birçok ülkede etnik ve mezhepsel bölünmelerin hep 1980’lerden sonra gerçekleştiğini görüyoruz. En son gözümüzün önündeki örnek Suriye’de de toplumdaki mezhep ayrılıkları üzerinden bölünmüş bir Suriye yaratılmaya çalışıldığı ortada. Eylemcilerin dillerindeki “Aleviler mezara, Hristiyanlar Lübnan’a” sloganı ortaçağ eksenindeki bölünmüşlüğün ciddiyetini ortaya koyuyor. İlgi çekici olmayan noktaysa bu etnik ve mezhepsel bölünmelerin gerçekleştiği ülkelerde ABD’nin ve AB ülkelerinin parmak izlerinin bulunması. 1973-77 arasında ABD Dışişleri Bakanlığı ve şu anda ABD Dış politikasına yön veren ‘think thank’lerden Rand Corporation’a danışmanlık yapan Henry Kissinger’ın 2000 yılından sonra “Filistin hakkında ne düşünüyorsun?” diye sorulan soruya “Bence Ortadoğu’da yüzyılın savaşı başlayacak. Bu savaşta etnik ve mezhepsel bir savaş olacak” diye cevap vermesi de ABD emperyalizminin milletleri parçalamada bunun zehri olan etnik ve mezhepsel kışkırtmalardaki rolünü daha da netleştiriyor. Milletlerin; etnik yapıları, cemaatleri, mezhepleri ortadan kaldırarak oluştuğu düşünüldüğünde de ABD’nin
bölgede emperyalist politikalarını gerçekleştirmek için etnik ve mezhepsel bölünmeleri seçmesi tesadüf değil.
“Millet”le Alıp Veremedikleri Ne?
Ulusal çerçevede örgütlü bir toplum ve devlet varsa çağdaş yurttaşlık var demektir. Çağdaş yurttaşlık bütünleştiricidir. Etnik ve dinsel ayrışmalarla parçalanan toplumlar hem bu ortaçağ topluluklarına mahkûm olur hem de sahip oldukları kaynakları ellerinde tutmak için mücadele gücünü ortaya çıkartacak bütünlükten yoksun hâle gelirler. Dahası toplumun bu eksenlerde bölünmesi hak mücadelelerini baltalar. İşçi sınıfı, öğrenciler, meslek grupları Türk – Kürt, Alevi – Sünni
ekseninde bölündükçe sınıfsal kimlik ve talepleri bakımından zayıf düşerek, egemenler karşısında birlikten gelen
güçlerini kaybederler. “Millet”le alıp veremedikleri olanlar bu yüzden toplumun bütüncül mücadele potansiyelinden korkanlardır. Kaynakları topluma değil küresel sermayeye, taşeronlara, aşiret reislerine, tarikat şeyhlerine aktaran sistem, “Millet”e düşman kesilir.
Gökay Albuz – Uğur Aytaç
Kırmızı-Beyaz Aralık 2011

tgb.gen.tr

Dünyanın ABD petrolüyle imtihanı
Mert Demir
TGB-ABD Başkanı

Bekle Bizi İstanbul!
Mahir Gümüş
TGB Konya

Anayasaya meşruluk kazandırmak!
Gamze Akbulut
TGB Trabzon

Devrimci mutluluk
Özgür Bursalı
TGB Muğla

Ortadoğu'da Kurtuluş Savaşı
Handan Yılmaz
TGB Trabzon

Psikolojik savaş,Siyaset ve Hayat
Erkin Kenar
TGB Zonguldak
Analar Deniz Doğurmalı
Yener Güneş
TGB Genel Sekreteri
Halka Umut OlmakEzgi Daryürek
TGB Manisa






