Çarşamba, 09 Aralık 2009 23:34
Bu günlerde birçok şey biz ona tanıklık edemeden, daha yenisini tecrübe edemeden değişiyor. Değişim kelimesi hali hazırda genellikle zihinlerimiz de olumlu olana denk düşüyor. Bu düşünüş tarzı istikameti sürekli “ileri” doğru olan tarih algılayışının ürünü. Fotoğrafa kuş bakışı baktığımız zaman bu türlü yargıya varmamak işten değil. Tarihe kuş bakışı bakmaktan kastım, üretici güçlerin kendilerini boğan ilişkiler bütününe darbe vurarak kurduğu düzenin kendinden öncekilere oranla daha hakkaniyetli, insanlığın özlemlerini daha tatmin edici olması. Bunları neden belirtme ihtiyacı hissediyorum?



“Kürt topluluğu yüzyıllardan beri İslamiyet’ten sonra gelen Türklerle o kadar karışmışlardır ki, bugün ikiye ayrılan millet yine tek vücuttur. Bugün öyle bir Türk yoktur ki, dayısı, damadı veyahut yeğeni Kürt olmasın. Ve öyle bir Kürt yoktur ki onun damadı, yeğeni veyahut dayısı Türk olmasın. Dolayısıyla benim annem Kürt. Beni annemden nasıl ayırırsınız? Ve annem nasıl olurda Avrupalıların bir takım entrikaları ve uydurmaları olan birtakım efsaneler arkasından gider? Bunun imkânı yoktur. (…) Sevr paçavrası meydandadır. Bizim en zayıf bulunduğumuz anlarda ve henüz yüce Meclisimiz kurulmadığı zamanlarda, İngilizlerin o kadar kışkırtmalarına ve övmelerine rağmen bu paçavra çiğnenmiş ve üzerlerine atılmıştır.”
Ekim ayındayız. Bundan tam 86 yıl önce Anadolu’da yaşayan insanların hayatı dünya tarihinde eşi benzeri görülmemiş bir hızla değişmeye başladı. Emperyalistleri ve onların maşası olarak Anadolu topraklarına gelen Yunan Ordusu’nu ülkesinden kovan Türkiye, artık bağımsız bir devlet olarak rejimini belirleme sorunuyla karşı karşıya gelmişti. Türklerin yüzlerce yıldan bu yana savaştığı Rusya’da ise “bir hayalet” dirilmiş ve işçi sınıfının iktidarı yavaş yavaş kendini dünyaya kabul ettirmeye başlamıştı. Elbette bu o kadar da kolay değildi. Rusya’da ayağa kalkan işçi sınıfını ve Bolşevikleri bastırmak için 14 emperyalist ve emperyalist uşağı ülkeden 600 bin asker Sovyet Rusya’ya saldırmış; yetmemiş, Beyaz Ordular kurularak İşçi Devleti’nin üzerine sürülmüştür.
Türkiye bir hesaplaşmaya gidiyor. Bu hesaplaşma Cumhuriyet Devrimi ile emperyalistler arasında geçiyor.
Öğrenciler tarafından Amerika Birleşik Devletleri’ne gitmenin en kolay ve ucuz yollarından biri olarak görülen Work and Travel, yani Türkçesiyle söylersek “Çalış ve Seyahat Et” programları, son yılların gözdesi durumuna geldi. Peki rant yarışındaki şirketlerce yalnızca olumlu yanları gösterilerek sunulan bu alımlı “elma şekeri”, aslında ne anlama geliyor? Söz konusu programlara dâhil olan gençleri gerçekte neler bekliyor?
Gazetelerin magazin eklerinde artık klişe haline gelmiş, ünlülerin olağan dışı hallerini tasvir etmek için atılan başlık vardır; istemek de istemesek de gözümüze çarpan başlıklardandır: “Onu Hiç Böyle Görmediniz”. Aslında yazıya konu olan şahsın gündemde kalmak için nasıl görünmesi isteniyorsa öyle göründüğünü biliriz, şaşırtmaz bizi. Bu magazinsel öğeler siyaset alanına taşınsa, kuvvetle muhtemel ki Mümtaz’er Türköne’nin kelamlarını sözünü ettiğimiz başlık formları ile okuyacaktık. Aslında siyasi olması şart değil; çünkü kendisini magazin sayfalarında da özel hayatıyla görmek mümkün. Eski eşinin katıldığı programda eşinin sıkıştırıldığını düşünen programın sunucusu Okan Bayülgen’i dövmekle tehdit etmişti.
Her sözü ile bizi, önce söz ırmağında gezdirip; hayata, yazıya, insana dair yaşanmışlığın, tanıklığın birikimine kavuşturan ve bunu dingin bir su gibi akarak, bilgece yapan bir yazara değiniyoruz bu yazımızda. Köyün, köylünün umut ışığı, Türk Edebiyatı’na başta “Yılanların Öcü” olmak üzere “Irazca’nın Dirliği”, “Tırpan” ve “Amerikan Sargısı” gibi birçok eser kazandıran bir çınara… Bundan tam on yıl önce 11 Ekim günü bizlere veda eden, köy çocuklarına kapatılan eğitim olanaklarını kısa bir süre kazanmış olmanın borcunu yaşamı boyunca ödeyenlerden bir aydın olan Fakir Baykurt’a…
Ulusal Sinema Kavgasının “Yorgun Savaşçı”sı:










