Kırmızı-Beyaz
Sayı:14
Tarihin Açılımı, Açılımın Tarihi
Bu günlerde birçok şey biz ona tanıklık edemeden, daha yenisini tecrübe edemeden değişiyor. Değişim kelimesi hali hazırda genellikle zihinlerimiz de olumlu olana denk düşüyor. Bu düşünüş tarzı istikameti sürekli “ileri” doğru olan tarih algılayışının ürünü. Fotoğrafa kuş bakışı baktığımız zaman bu türlü yargıya varmamak işten değil. Tarihe kuş bakışı bakmaktan kastım, üretici güçlerin kendilerini boğan ilişkiler bütününe darbe vurarak kurduğu düzenin kendinden öncekilere oranla daha hakkaniyetli, insanlığın özlemlerini daha tatmin edici olması. Bunları neden belirtme ihtiyacı hissediyorum?
Tarihin Alçımı: Ulus-Devlet
Hususlarımızın ve bu hususların hattı boyunca sıralanan sorularımızın ulus-devletin doğuşundan geçtiği açık. Kıymeti kendinden menkul değerlermişçesine algıladığımız vatan, ulus, parlamento, yargı gibi kavramlar ulus-devlet çağında ya da onun gelişini müjdeleyen toplumsal hareketler şafağında şekillenmiştir. Ulus-devleti ve açılımların tarihin hangi sayfasına açıldığını daha iyi görebilmek için ulus-devlet öncesi duruma kısaca değinelim.
Feodalizme özgü mutlakıyetçi yönetim algısı toprağa bağlı sınıfların hâkimiyetine dayanmaktaydı. Bu hâkimiyet ise teolojik (dinsel temalı) temelde tesis edilmekteydi. Bu teolojik söylem din ve devleti yöneten seçkinlerin Tanrı’nın temsilcisi olduğu rivayeti ile halk içerisinde nüfuz alanı bulmaktaydı. Bir başka ifade ile seçkinlerin yönetilenlerden istediği mutlak bir itaatti. Bu mutlak itaatin tesis edilmesindeki etkenlerden biri de bilimsel gelişmenin olmadığı geleneğin hipnoz etkisi ile var olduğu düşünsel atalet ortamıydı. Üretimin gerçekleştiği pazarlar bütünleşmediği için “vatan” kavramı yalnızca hiçbir değerin ve kurumun kurumsallaşmadığı toprağı betimlemekte kullanılmaktaydı. Dolayısı ile tarihsel bir kategori olarak millet kavramı tarih sahnesine devrimle girmiş, içeriğini ise ilerici barutunu kaybetmemiş burjuvazinin kurgusu sayesinde kazanmıştır. Pek tabii devletin yöneliminin belirlenmesi, nasıl meşru hale geleceği de bu kurguya dâhildir. Burjuvaziye ilerici payesini veren de üretim sürecini, belirleyici bir oranda ona bağlı olmak kaydı ile kendine has kıymetleri içinde barındıran hukuk sistemini, moral değerlerini modern çağın ulus mefhumunu içeren sosyal katmanları seferber ederek değiştirmesiydi (1700’lü yıllardan itibaren ilkel sermaye birikimin gelişimi ve dönüşümler başlığını iktisatçı arkadaşlarımızın ayrıca incelemesi bu noktada aydınlatıcı olabilir).
Tarihin bu açılımı birçok alanda pek çok yeniliği beraberinde getirmişti. Bunlardan ilki bilimsel gelişmelerden de feyiz alan madun kesimin tarih sahnesine çıkışı ve uzun bir periyodu kapsayan, tahakküm sürecinin kaynağını olan “din motifli iktidar perspektifini” ıskartaya çıkarmasıdır. İktidarın kaynağını “millet” olarak belirlemiş, iyi olanı değerler yelpazesinde kutsal olana değil genel iradeye çivilemiştir. Genel irade kavramı özünü Rousseau’da, Siyes’de bulunmak kaydıyla “değişmeyen, bozulmayan kamusal yarar” olarak tanımlanabilir. Genel irade kavramını önemli kılan vurgu, bireysel ayrıcalıklara dayanan eski rejime(acien regime) inat eşitliğin altını kalın çizgilerle çizmesidir. Rousseau, bunu, “Emilé” adlı eserinde, “Her zaman özel çıkar ayrılıklara, genel irade ise eşitliğe yöneltir” şeklinde belirtmiştir. Bu arada açılımcıların Rousseau’ya getirdiği totaliter düşünüşün kaynağı eleştirisinin oldukça komik olduğunu belirtelim. Çünkü O, eşitsizliği meşrulaştıran yönetimleri “yalancı” sözleşme olarak betimlemiş, bir grup ya da kurum egemenliğinin sözleşme olmaksızın tatbik edilmesine karşı çıkmıştır. Hatta bu eşitlikçi tutum Fransız Devrimi’nde “Baldırı Çıplaklar” olarak tasvir edilen yoksullar ile jakobenlerin ittifakını kuvvetlendirmiş, eşitliğin bittiği yerde devrim için tehlike çanları çalmaya başlamış, gericileşen burjuvazi sınırlarını teminat aldıktan sonra sermaye ve ordusunu ihraç edeceği ülkeler aramaya başlamıştı. Bu noktadan sonra Avrupa’da milliyetçilik sermayedarların kitleleri seferber etmek için kullandığı bir argümana dönüşmüş, içeride ise sükûnet sömürgelerden gelen sus payı ile sağlanmıştır. Denilebilir ki tarih açılım yapma görevini ezilen dünya halklarının omuzlarına yüklemiştir. Özetle Lenin’in emperyalizm teorisinin hatları budur.
Öyleyse ezilen dünya halklarının ulus-devletlerini inşa etmesi bağımsızlık meselesine içkin olarak incelenmelidir. Ülkemizde Ordu ve yargıdaki bağımsızlık vurgusu tasfiye sürecinin bağımsızlık ile ilintili olmasından ve tarihsel bir hafızaya göndermede bulunmasından ötürü anlamlıdır. Milliyetçilik/ulusçuluk Avrupa dışı algısında yine bağımsızlık meselesi ile ilintili mikro anlamlarından sıyrılmış sömürgeciliği hedef tahtasına oturtmuştur; keza sekülerleşme süreci de buna benzerdir. Hal böyle olunca Yusuf Akçura’nın neden milliyetçiliği teorize etmeden önce kendisini “sosyalist” olarak tanımladığı, Türk milliyetçiliğinin halkçı kökeni ve ya gerici isyanların eninde sonunda mandacılıkla dirsek temasında olduğunu kolaylıkla açıklayabiliriz. Elbette nihai belirlemenin sınıfsal anlamda ortaya çıktığını unutmamak kaydıyla, toplumsal imgelemin ara duraklarını ancak ve ancak bu algılayışla kavrayabiliriz. Öteki türlüsü -açılım tezlerinde olduğu gibi- kaba ve yavan kalmaktadır.
Açılımcıların Tarihi: Ne Ulus, Ne Devlet
Yazımızın başında açılımla ilgili sorduğumuz soruların cevaplarını ulus-devlet özelinde yanıtlamış olduk. Ezilen dünya ülkelerinde devletin kurucu değerlerinin burjuva devrimlerinden olduğu kadar sosyalist deneyimlerden de yararlandığını unutmazsak bu kurucu değerleri Türkiye özelinde şöyle maddeleyebiliriz:
a)Bağımsızlıkçılık
b)Etnik tarife dayanmayan emperyalizm karşıtı ilk dönem Türk ulusçuluğu
c)Meşruluğu millete dayandıran laiklik algısı
d)Devletçilik-devlet eliyle sermaye birikimi metodu
Kısacası 18. yüzyıldandan itibaren dünyayı değiştiren devrimlerin Türkiye özelinde adıdır “kurucu değerler”. Elbette ki bütün devrimler gibi Türk devrimi de sınıfsal içeriğinden ötürü emperyalizmin yeni dalga saldırıları ile bir takım tavizler verdi ve Türkiye tarihi kırılma anından itibaren devrimciliğin ve karşı-devrimciliğin hesaplaşmasının adı haline geldi (yoksa Ahmet Altan’ın dediği gibi” şapka giyelim-giymeyelim” tarihi değildi. Geleneğe ve yaşam kodlarına yapılan müdahalelerin aceleci olması yer yer anakronik özellikler taşıması bir yana, baştanbaşa müdahaleyi tartışmak devlet aygıtının haşmetiyle durduğu yerde gülünçtür). İşte bundan ötürü açılımlar tarihi dünyada karşı-devrimin “şirin” adı olmuştur. Kâh yıkımın kâh düzen içi yatıştırma siyasetinin alâmetifarikası açılımcılıktır.
Yaşadığımız yüzyılda emperyalist devletler “küreselleşme” yaftası altında kontrol edilebilir mikro devletçiklerin hayalini kurmaktadırlar. Kontrol edilebilir devletçiliklerin yolu da açılımcılıktan geçmektedir. Yani ortak pazar sathında geçerli olan yargının, ortak pazarın güvenliğini savunan ordunun, piyasaları disipline eden devletin tasfiyesini gerektirmektir. Bunun için devlet ve onun denetimi çeşitli argümanlar ile işlevsiz hale getirilmeye çalışılmaktadır Yargıda açılım, vesayet, yandaşlık gibi anahtar sözcüklerle belleğimize iz bırakan tartışmalar ve ordunun darbeciliği, devletçiliğin “saçma”lığı devletin tasfiyesine, denetlenebilir devletin yolunun açılmasına doğru giden adımlardır. Vesayet kelimesini dillerine pelesenk edenler yargı üstündeki hükümet vesayetine veya enteresan biçimde AB vesayetine bir yorumda bulunmamaktadırlar. Eşitler arası ilişkilerde denetleme adına üst hukuk kurallarının olması ile sömürenlerin ezilenleri vesayet altına almak için yargıya müdahale etmesi aklıselim her insanın idrak edeceği gibi birbirinin zıttı olan şeylerdir. Örnekleri sıralamak bu yazının konusu olmadığı için bizim burada asıl yakalamamız gereken kırılma noktası devletin tasfiyesinin ulus mefhumunun tasfiyesine dayandığıdır. Devleti, ortak pazarı bölmek eni sonunda paydaş geçmişin ve paydaş gelecek tasarımlarının tasfiye edilmesi anlamına gelecektir. Ortak geçmiş ve gelecek anlayışı modern çağa özgü olmayan etnik ve mezhepsel farklılıkların yaldızlanması ile mümkün olabilecektir. Hani o tıpkı eski filmlerde gördüğümüz kimliğini ve mertebesini toplumsal kimliği ile değil, mensup olduğu tarikat ile ve/veya soyunu dayandırdığı etnik/ailesel kimlik ile ifade edenler gibi. Böylesine farklılıkların (etnik, mezhepsel) kültürel kod olmaktan çıktığı anlar, hayatın düzenleyicisi olmaya başladığı zamanlar, çatışmacı ve ayrıştırmacı kimliklerin tarih sahnesine çıktığı anlar olmuştur.
“Bir hazin hürriyet…” Ya Da
Evet, bu açılımların sonu nereye varacak hepimiz kestirmeye çalışıyoruz. Bu mevcut açılımlara izin verirsek Nazım’ın yazdığı üzere yıldızların altında hazin hürriyetleri yaşayacağız. Anamızı ağlatanı Karun etmek hürriyetiyle, işsiz kalmak hürriyetiyle, hava üssü olmak hürriyetiyle ve tutuklanmak hürriyetiyle “hür” olacağız. Adına hürriyet denirse tabii böylesinin... Ama değişen dünyanın dinamikleri ve Türkiye halkının birlikte yaşama kültürü, bağımsız yaşama geleneği ve sınıf mücadelesinin ulusal vurgusu, hem ulus-devlet formunun hem de eşitlikten uzaklaşan ulus-devletin savrulduğu noktayı görüp yeni dönemde “kimsesizlerin kimsesi” cumhuriyetinin gerekirliliğini ispatlıyor; mücadeleye güç veriyor. Yeni dönemde sözümüzü Amerikan açılımına karşı bağımsızlık, neo-liberal açılımlara karşı kamuculuk, gericiliğe karşı aydınlanma, bölünmeye karşı birlik, Amerikan açılımlarına payanda olan ırkçılığa karşı kardeşlik ekseninde kurmak görevi ile karşı karşıyayız. Dönemin ilk sayısındaki coşku ve sebat etme inancını meydanlara taşımak dileğiyle.
Gökhun Göçmen
Paylaş / Arkadaşına Gönder / Favorilere Ekle

Dünyanın ABD petrolüyle imtihanı
Mert Demir
TGB-ABD Başkanı

Bekle Bizi İstanbul!
Mahir Gümüş
TGB Konya

Anayasaya meşruluk kazandırmak!
Gamze Akbulut
TGB Trabzon

Devrimci mutluluk
Özgür Bursalı
TGB Muğla

Ortadoğu'da Kurtuluş Savaşı
Handan Yılmaz
TGB Trabzon

Psikolojik savaş,Siyaset ve Hayat
Erkin Kenar
TGB Zonguldak
Analar Deniz Doğurmalı
Yener Güneş
TGB Genel Sekreteri
Halka Umut OlmakEzgi Daryürek
TGB Manisa






