18 Mayıs 2012, Cuma
   
Metin boyutu

Yargı’yı Ele Geçirme Stratejisi

Kırmızı-Beyaz - Sayı:15

Kuvvetler ayrılığı ilkesi, devlet aygıtını oluşturan güçler arasında dengeyi sağlamak amacı ile Fransız İhtilali’nden sonra ortaya çıkan ve halen modern devletin işleyişinde önemini sürdüren bir ilkedir. Bu tarihi süreçten Türk Devrimi de etkilenmiş ve Cumhuriyet’in temelleri kuvvetler ayrılığı ilkesine dayandırılmıştır. Erklerin yetki ve sorumluluklarının belirlenmesi böylece kuvvetler ayrılığının yaşama geçirilmesi için en ciddi mevzuat çalışması 1960 Anayasası dönemine yapılmış ve Türkiye döneminin en ilerici anayasalarından birine sahip olmuştur. Yasama-Yürütme-Yargı arasında kurulan dengenin amacı, halkın adalet duygusu içinde refah ile yaşamını tesis etmek ve en önemlisi idarenin bütün eylem ve işlemlerini hukuka uygun yapmasını sağlamak, keyfiliğin zararlı sonuçlarını ortadan kaldırmaktır. Kuvvetler ayrılığının teorik temelini mücadeleci demokrasi kavramı oluşturur. Buna göre demokratik ve kuvvetler ayrılığı ilkesine riayet eden ülkelerde anayasal her kurum kendi bağımsızlığını yasa ile verilen yetki çerçevesinde tesis etmek ile yükümlüdür. Kendine yönelik tecavüzleri yasa yolları ile etkin şekilde savuşturamayan organlardan kurulu devletin demokratik, laik bir hukuk devleti olarak devamına imkân yoktur!
Anayasal sistem ile kavgalı siyasi otoriteler, kendi görüşünü meşrulaştırmak ve kendi görüşüne mensup olmayanları da meşru hukuki zemininden koparmak amacı ile reform ya da ıslahat çalışmaları yürütegelmişlerdir. Bu çalışmalarında kurucu iktidarın oluşturduğu anayasal düzen ve buna bağlı oluşan sınıfsal durumu değiştirmeye kararlı çıkar gruplarının etkisi belirleyicidir.
Ülkemizde de yukarıda anlatılan modelden pek uzak olmayacak biçimde “yargıda reform” girişimlerinde bulunulmuştur. Bu kapsamda AB ile yapılan 23. Fasıl mevzuat tarama müzakereleri sonunda Avrupa Komisyonu uzmanları, Türkiye’de bir yargı reformu stratejisinin gerekli olduğunu raporlarında bildirmişlerdir. (1) Adalet Bakanlığı sunulan rapor neticesinde AB’den aldığı “yetki” ile Eylül 2009’da Avrupa Komisyonu’na sunulmak üzere yargı reformu taslağı üzerinde çalışmalara başlamıştır. (2) Her ne kadar Adalet Bakanlığı taslak metini ilgili kurumlara gönderdiğini ve mutabakat için çalıştığını iddia etse de, şurası açıktır ki hazırlık müzakerelerine katılmadan, taslak üzerinde değişiklik imkânı ve yetkisi verilmeden yargı kurumlarından katkı istemek, iktidarın emellerine psikolojik destek sağlayarak halkı baskı altına almanın ötesinde bir anlam taşımamaktadır. Görüş bildiren ancak değişikliklerde söz sahibi olmayan yargı kuruluşlarının hükümetin taslak çalışmasına onay verir görüntü içine girmesi çok olasıdır. Hele ki yargı erkine her fırsatta saldırıda bulunan bir siyasi iradenin temsilcilerinin bu konuda samimi olduğuna inanmak abesle iştigal etmektir. Birkaç örnek vermek gerekirse:
Başbakan Recep Tayyip Erdoğan’ın 2008 yılı Ocak ayında partisinin İstanbul Ümraniye Kadın Kolları’nın düzenlediği bir toplantıda yaptığı konuşmada, üniversitelerde türbanın serbest bırakılmasının laiklik ilkesiyle çelişeceği yönünde açıklamalar yapan kurumları hedef alarak, “(…) Bizim önümüze ikide bir Anayasayı çıkarmasınlar. (…) En az onlar kadar Anayasa’yı biz de biliriz. (…)kimse kendini yasama-yürütme organının üstünde göremez. Yargı ihsası rey makamı değil.(…)Herkes konumunu, yerini gayet iyi bilmeli…” demiştir. (3)
Yüksek Mahkeme üyeleri başta olmak üzere birçok hâkim ve savcının iletişiminin dinlendiği hatta teknik takibe alındığı ortaya çıkmıştır. Danıştay Başkanı Mustafa Birden, dinleme skandalına karşı yetkilileri göreve çağırdı: “Yargı mensuplarının dinlenmesi, fiziki takibe alınması yargıyı kontrol etme gayesinden başka bir şey değildir. İnsan hak ve özgürlükleri aşındırılıyor. Toplumda oluşturulan güven bunalımı derhal telafi edilmeli, tatmin edici açıklamalar yapılmalı”. Yargıtay Başkanı Hasan Gerçeker ise : “Hâkim ve savcıların dinlenmesi kabul edilemez. Kuvvetler ayrılığı ilkesi zedelenmiştir. İlgilileri bir kez daha uyarıyorum: Yargının hedef tahtası olması, savunmaya düşürülmesi hazmedilebilir bir konu değildir. Çok vahim bir durumdur. Bu sorunun takipçisi olacağız” demiştir. Telefon dinlemeleri konusunda yetkili makam olan Telekomünikasyon Daire Başkanlığı’nın doğrudan Başbakanlığa bağlı olduğunu da hatırlatalım!
Adalet Bakanlığı Teftiş Kurulunca, Ömer Faruk Eminağaoğlu hakkında başlatılan soruşturma sonucunda, Ceza İşleri Genel Müdürlüğünce de uygun bulunan idari soruşturma raporu, Hâkimler ve Savcılar Yüksek Kurulu’na (HSYK) gönderildi. Raporda ihraç istemine sebep olarak şu nedenler sıralanmıştır: A) Gül’ün cumhurbaşkanı seçilmesinin yargılanmasını engellemeyeceğini açıklamak. B) Erdoğan’ın 367 kararı ile ilgili açıklamalarını çağdışı bulduğunu açıklamak. C) İlhan Selçuk’un ve Mustafa Balbay’ın ikinci kez gözaltına alınıp tutuklanmalarının hukuka aykırı olacağını telefonda söylemek. Ergenekon soruşturması esnasında kanuna aykırı işlemlerin varlığı iddiaları sonucunda ilgili savcı hakkında yapılan rekor sayıdaki şikâyetler karşısında tepki verilmesinden korkulan HSYK’ye yapılan baskı hatırlatarak yorumu takdirinize bırakıyoruz.
Yukarıdaki örnekler “sivil, en özgürlükçü anayasa” hazırlama söylemi içine girenlerin yargıya bakış açısını ve yargıyı baskı altına alma çabalarını gözler önüne sermektedir. Ayrıca belirtmek gerekir ki; birçok önemli yargı kuruluşuna taslak metin halen gitmemiştir. Örneğin dünyanın 3. büyük ve ülkemizin en büyük barosu olan İstanbul Barosu’ndan görüşü dahi sorulmamıştır. (4) Bu durumdan daha vahim olanı ise taslak metinin ilk olarak AB’nin genişlemeden sorumlu komiserine tevdi edilmiş olmasıdır. Yargıtay Başkanlar Kurulu yayımladığı bildiride söz konusu duruma şu şekilde dikkatleri çekmiştir: “(…) Yargıtay’a sunulmadan, görüş, düşünce ve deneyimlerinden yararlanılmadan diğer Yüksek Mahkemelerin ve yargı erkinin sair üst organ ve kuruluşlarının ve mensuplarının görüş ve deneyimlerinden yararlanma gereksinimi duymadan Avrupa Birliği yetkilisine verilmesinin devlet sorumluluğu ile bağdaşmayacağı, hiçbir gerekçeye de sığınılarak açıklanamayacağı ortadadır”. (5) Sonuç olarak hükümet reformların en geniş mutabakat, tartışma ve sahiplenme ile hazırlanması gerekliliğini göz ardı ederek “reform” çalışmalarını sürdürmüştür.
Taslağın içeriğini tüm hukuki detayları ile burada inceleyecek değiliz. Bu sebeple çok teknik konulara girmeden birkaç başlık altında ve tasarı sahiplerinin bu düzenleme ile amaçlarının ne olduğunu gün yüzüne çıkaracak şekilde ele alacağız.

Anayasa Mahkemesi


TBMM Başkanı Bülent Arınç’ın, 2005 yılı Nisan ayında katıldığı CNN Türk’te yayımlanan “Ankara Kulisi” programında, Milliyet Gazetesi Ankara Temsilcisi Fikret Bila ile Hürriyet Gazetesi Ankara Temsilcisi Nur Batur’un sorularını yanıtlarken : “(…) Bu Anayasa Mahkemesi’ni mecliste yapacağım bir anayasa değişikliğiyle kaldırabilir miyim? Kaldırabilirim. Avrupa ülkelerinin hiçbirinde Anayasa Mahkemesi’ne benzer bir kurum yok. Tartışmaya açmıyorum, bir şikâyetim yok. Bugün üye sayısını, görev sahasını değiştirebilirim. Yüce Divan yetkisini alabilirim. Her kanunun Anayasa Mahkemesi’ne gitmesini engelleyebilirim. Her şeyi yapabilirim. Ben Meclisim” şeklinde cevap vermiştir. (6)
Hükümetin önemli bir üyesinin 4 yıl önce sinyallerini verdiği tasfiye hareketi önce anayasa taslağı ile ve nihayet günümüzde yargı reformu taslağıyla yazılı zemine kavuşturulmaya çalışılmıştır. Buna göre Anayasa Mahkemesi’nin ağır iş yükü altında çalıştığı ve bu nedenle yapısında değişiklik yapılması gerekliliği hususundaki genel kabulden yararlanarak heyetinin genişletilmesi ve 2 veya 3 daire şeklinde çalışmasının istendiği açıklanmıştır. Taslakta sözü edilmeyen ancak hükümet temsilcilerinin beyanatlarından ve hükümetin hazırlattığı anayasa taslağından edinilen bilgi ve izlenimler neticesinde, mahkeme bünyesine yasama (meclis) erkinden temsilcilerin katılması gündeme gelmiştir.
Anayasa Mahkemesi’nin görevi yasama erkinin kararlarını anayasal açıdan denetlemektir. Hükümet yukarıda detaylı olarak örneklendiği üzere bu denetimden rahatsız olmuş ve yasamanın kendisine sınırsız bir güç bahşettiğinden bahis ile söz konusu düzenlemeyi hayata geçirmeye çalışmıştır. Yasamayı denetleyecek yargı mensuplarının meclis tarafından seçilmesi ile nasıl bir “denetimin” olacağını yüksek takdirlerinize bırakıyoruz. Şunu da hemen belirtelim ki, 2. Dünya Savaşı’nın sona ermesinden bu yana, Avrupa’nın hemen her ülkesinde, devletin diğer kuvvetlerini yasamaya ve sonrasında şahsına tabi kılmaya çalışan diktatörleri engellemek amacı ile Anayasa Mahkemesi bulunmaktadır ve söz konusu ülkelerde Anayasa Mahkemesi yargı bağımsızlığının en büyük teminatıdır.

Hâkimler ve Savcılar Yüksek Kurulu


HSYK, hâkimler ve savcıların özlük hakları, atamaları ile ilgili işleri yapan bir kuruldur. Anayasamızda yargı bağımsızlığının, hâkimlik ve savcılık teminatının koruyucusu olarak görülen HSYK’de hükümeti temsilen Adalet Bakanı ve müsteşarı bulunmaktadır. Yürütme erkinin temsilcilerinin, salt yargısal sorunlarının karara bağlandığı, Türk milleti adına karar veren hâkim ve savcıların özlük işlerinin yapıldığı kurulda bulunması yargı bağımsızlığına gölge düşürmektedir. Taslakta ise yargı bağımsızlığı için yürütme temsilcilerinin kurul dışına çıkarılması planlanacağı yerde, bakan ile müsteşarın neden kurulda bulunduğuna ilişkin bahaneler bulunma çabasına girilmiştir. Bu çaba ile taslakta bakanın hükümete karşı sorumluluk, müsteşarın ise bakanlık ile koordinasyon sebebi ile kurulda bulunması gerektiği belirtilmiştir. Hâlbuki aynı taslakta HSYK’nin mali ve idari açıdan özerkliğinden bahsedilmektedir. İdari açıdan özerk bir kurulun içine hükümete karşı sorumlu olacağından bahis ile 2 üye yerleştirmenin taslakta ulaşılmak istenen amaç ile uzaktan yakından ilgisi yoktur. O halde anlaşılıyor ki, tasarı ile hedeflenenin kurulun bağımsız yapısının korunması değil, yürütmeye bağımlı hale kılınmasıdır. Bir başka önemli konu ise kurula, Adalet Bakanlığı Teftiş Kurulu’nun ve UYAP (Ulusal Yargı Ağı Projesi) işletim sisteminin kontrolünün kurula verilmesi gerekliliğidir. Bugün hâkim ve savcıların denetimini yürütmenin bir kolu olan Adalet Bakanlığı’na bağlı müfettişler yürütmektir. İdarenin de her işlem ve eylemi ile denetim altında olduğunu hatırlanacak olursa, idarenin bir üyesi olarak müfettişlerin Türk milleti adına yargı yetkisini bağımsız ve tarafsız olarak kullanan hâkim ve savcılar üzerinde bir denetim uygulaması yargı bağımsızlını zedeleyici niteliktedir. Yargının Adalet Bakanlığı’nca gözetlendiği kaygılarının oluşması sebebi ile UYAP sisteminin de kurul tarafından kontrol edilmesi gerekmektedir. Tasarıda bu konuda herhangi bir tespit yoktur. Sonuç olarak belirtelim ki, HSYK’nin yaz kararnamesini çıkarmaya hazırlandığı günlerde “Korsan Kararname” adı altında kurulu baskı altına alma projesi sonrası böyle bir düzenlemenin yapılıyor olması kuşku vericidir. Süreç içinde kurul üyelerinin, halen yürümekte olan Ergenekon soruşturması ile ilişkilendirilmesi ve böylece toplumun tepki ve husumetine muhatap kılınmaya çalışılması düzenlemenin asıl amacı ortaya koymaktadır.

Silahların Eşitliği


Tasarının suskun kaldığı alanlardan bir tanesi de yargının savunma ayağıdır. Sav-Savunma-Hüküm olarak ilerleyen yargılamanın olmazsa olmaz şartı silahların eşitliği ilkesidir. Silahların eşitliği kısaca, sav ile iddia edilenlerin, ona tanınan imkân ile orantılı şekilde savunmaya da tanınmasıdır. Ancak günümüzde savunma can çekişmektedir. Savunmanın asli unsuru avukatlar, toplumda kötü bir üne sahip kişilerdir. Bu duruma Adliye’nin yetersiz fiziki ve personel durumu eklendiğinde durum daha da vahimleşmektedir. Taslakta savunmanın sorunları çok genel ifadeler hatta temenniler şeklinde geçmektedir. Hükümetin zorunlu müdafi uygulaması kapsamında barolara yapması gereken ödemeleri yapmaması, adli yardım talep eden veya kanuni olarak adli yardıma hak kazanan kişilere adli hizmetin sunumunu güçleştirmektedir.

Hukuk Eğitimi


AKP hükümetinin her alanda hız kesmeden sürdürdüğü “açılım” politikası hukuk eğitimi üzerinde de etkinin göstermiş; fiziki imkânların, öğretim üyesinin olup olmamasına bakılmaksızın birçok hukuk fakültesi açılmıştır. 2001–2008 yılları arasında avukat sayısının %59 arttığını ve gene aynı dönemde nüfusun sadece %5 oranında arttığını söylersek sanıyoruz başka açıklamalara gerek kalmayacaktır. (7) Ancak bu düzenlemelerin bilinçli şekilde yapıldığı tasarıda örtülü biçimde açıklanmaktadır. Tasarıda mahkemelerin ağır iş yükü altında çalıştıkları vurgulanarak alternatif çözüm yollarının geliştirilmesi ilke olarak benimsenmiştir. Böylece ihtiyaçtan fazla mezun olan hukuk mezunlarına yeni iş imkânları sunulacak ve mahkemelerin iş yükü azalacağı ön görülmüştür. Ancak durum sanıldığı kadar masumane değildir. Öncelikle belirtelim ki alternatif yollarla çözüm şu anki mevzuatta da mevcuttur. Fakat bu yolları aktive edici çalışmalar yapılmamaktadır. Gene aynı amaç kapsamında “arabuluculuk” adı altında bir meslek grubu ihdas edilmek istenmiştir. Böylece hukuk mezunu olmayan kişilerin de çok kısa bir süre eğitim sonrası arabulucu olabileceği hükme bağlanmak istenmiştir. Ancak toplumun haklı ve kararlı tepkisi ile anılan yasa tasarısı gündemden kalkmıştır. Arabuluculuk ile gelebilecek tehlikelerin en başında, her grubun, cemaatin vb. kendi hukukunu yaratma olasılığı gelmektedir. Uyuşmazlıkları yargı önüne gitmeden kişiler arasında karara bağlayan bu çeşit düzenlemeler, yargı ile husumet içinde bulunan çeşitli grupların, otoritelerin kanuna karşı hile yapmak amacı ile vücuda getirmek istediği düzenlemelerdir.

Sonuç

“Tüm bu gelişmeler, ısrarlı bir biçimde ve sistemli olarak yargı erkinini bağımsızlığının hazmedilemediğini, tarafsızlığı sağlama adı altında ve aldatmacasıyla yürütmeye yandaş, onu koruyup kollayan ve onun tarafından denetlenen bir yargının oluşturulmasının amaçlandığını belgelemeye yetmektedir. Hedeflenen budur! Ancak asla unutulmamalıdır ki, insanlık tarihi, böylesi güdümlü bir yargı ile varlığını sürdürebilen, bireyini güvenli ve mutlu edebilen ve uygarlık yarışında başarılı olabilen hiçbir millet ve devlete tanıklık etmemiştir. Yüce Türk milleti ise bağımsızlığı ve etkinliği eksiksiz bir yargı erkine her zaman layık olmuştur”. (8)


Dipnotlar:

1) Yargı reformu stratejisi / hazırlanma süreci, sf. 1.
2) a.g.e., sf. 2.
3) AKP kapatma davası iddianamesi, sf. 54.
4) İstanbul Barosu Dergisi, Cilt:83, Sayı:5, Yıl:2009 XV.
5) Yargıtay Başkanlar Kurulu Bildirisi.
6) AKP kapatma davası iddianamesi, sf. 55.
7) TBB “Genç Avukatların Sorunları Ve Çözüm Yolları” forumu, 17 Ekim 2009, İ.Ü.H.F.
8) Yargıtay Başkanlar Kurulu Bildirisi.


Stj. Av. Eser Rüzgar




Paylaş / Arkadaşına Gönder / Favorilere Ekle

Yorum ekle


Son Yorumlananlar

Yönetici Girişi