Perşembe, 25 Şubat 2010 16:29
Ayak seslerini duyuyor musunuz? Bir devin ayak sesleri. Acıyı sırtında bir dağ gibi onurla taşıyan, alın teriyle hayatın harcını yoğuran emekçiler geliyor. Emekçi hareketi geliyor. Ve kökleri arkasındaki devrimci birikime uzanan o emekçi hareketi her adımıyla, vatanın bağrında Amerika’nın güdümüyle kurulmuş bir ihanet sarayının burçlarını sallıyor.
Geride bıraktığımız dönem bir yandan Amerika’nın BOP’u kapsamında göreve gelen AKP hükümetinin Cumhuriyet’i yıkıma uğratan uygulamalarına, bir yanıyla da bu saldırıya cevap teşkil eden kurumsal düzlemdeki dirençlere ve kitlesel mücadelelere sahne oldu.



“Gazetecilik ve haber profesyonelliği materyal ve ideolojik mücadelenin verildiği çok önemli bir alandır. Kalem ve kılıcın çarpıştığı yer olmaktan çoktan çıktı: Ne zaman kalem ve kılıç çarpıştı ki? Hem ilk hem de orta çağlarda, egemen kalem daima egemen güçlerin gönüllü veya gönülsüz tutsağı olmuştur. Bugün bu tutsakların bazıları yüksek ücretle\maaşla mideden geçerek gönülden bağlı modern köleler durumundadır.” (1)
16 Kasım 2007 tarihinde Yargıtay Cumhuriyet Başsavcılığı’nın DTP’nin kapatılması istemiyle açtığını dava 11 Aralık günü sonuca vardı. Anayasa Mahkemesi, oybirliğiyle DTP’nin kapatılmasına karar verdi. 37 kişiye 5 yıl siyaset yasağı getirilirken, Ahmet Türk ve Aysel Tuğluk’un milletvekilliğinin düşürülmesi kararlaştırıldı.
Ölen bir düzenin beslediği kurtçuklardan bir tanesi daha köşemize düştü. Sabah gazetesi takımının top toplayıcılarından olan Engin Ardıç, kendine verdiği entelektüel imajından mütevellit üstten imalarıyla, “ben tabuları yıkıyorum” edasıyla kaleme aldığı çamur atma yazılarında uşaklık görevinde yükseliyor.
İçinde bulunduğumuz Ocak ayı Kadro Dergisi’nin yayın hayatına başlamasının 78. yıl dönümü. Geçtiğimiz Aralık ayı ise Yakup Kadri Karaosmanoğlu’nun ölümünün 36. yıl dönümüydü. Bir dergi ve onun kadrosu olduğunu iddia eden bir aydın... Bir grup aydının umutsuzluklara, hayal kırıklıklarına uzanan öyküsü... Bu insanların unutturulmak istenen düşünceleri ve “Zoraki Diplomat”lıkla sonlanan yaşam öyküleri...
1980 Amerikancı darbesiyle birlikte ülkemizde gençlerin ve özellikle de üniversiteli gençlerin siyasetle ilgilenmesi engellenmiş; gerek anne ve babaların nasihatlerinden, gerekse toplum içinde genel kabul gören görüşlerden dolayı (“Bu memleketi sen mi kurtaracaksın?”) politikadan ve memleket meselelerinden çok uzak nesiller yetişmiştir. Türkiye Gençlik Birliği kalıplaşmış bu mantığa tepki olarak ortaya çıkmış ve ülkenin buna ne kadar ihtiyacı olduğunu hissettirmiştir. “TGB neden Cumhuriyetçi, Atatürkçü kesimin gözbebeği haline geldi?” diye sorduğumuzda şu cümleyi duyar olduk: “Ayağı Türkiye topraklarına basan bir gençlik hareketi de onun için”.
2009 Temmuz’unda alınan ve Öğrenci Seçme Sınavı’nda (ÖSS), meslek liselerine diğer liselere eşit katsayı uygulanmasını öngören YÖK Genel Kurulu kararının Danıştay tarafından iptal edilmesinin ardından yaratılan kaos ortamında, yandaş medya da, dinci- liberal çevre de aynı şeyi vurguluyordu. “Danıştay eşitliği engelliyor!”Sözde eşitliği engelleyen Danıştay’ın görevi şudur: İdare ve vergi mahkemelerinde verilen kararlar ve ilk derece mahkemesi olarak Danıştay’da görülen davalarla ilgili kararlara karşı temyiz işlemlerini incelemek ve karara bağlamak.Türk kamu yönetiminde Danıştay’ın önemli bir yeri vardır. Danıştay, hem yüksek idare mahkemesi, hem de devletin en yüksek danışma ve inceleme merciidir.
Sosyal devlet anlayışı “Devlet mi vatandaş içindir? Vatandaş mı devlet içindir?” sorusuna vatandaş lehine yanıt veren bir anlayış ortaya koymuştur. Bu anlayışta, devletin en temel görevi yurttaşlarına insanca yaşam koşulları sağlamaktır. Ne var ki, son yıllarda yaşadığımız “dönüşüm” bırakın gerekli yaşam koşullarını sağlamayı, insan olmayı bile bize çok görmeye başladı. İnsanın temel ihtiyaçları arasında önemli yer tutan eğitim, sağlık ve sosyal güvenlik haklarında önemli kayıplar yaşandı ve maalesef görünen o ki bu süreç daha da derinleşecek.











