Kırmızı-Beyaz
Sayı:16
Bir Sosyal İhanet Projesi: Sağlıkta Dönüşüm
Sosyal devlet anlayışı “Devlet mi vatandaş içindir? Vatandaş mı devlet içindir?” sorusuna vatandaş lehine yanıt veren bir anlayış ortaya koymuştur. Bu anlayışta, devletin en temel görevi yurttaşlarına insanca yaşam koşulları sağlamaktır. Ne var ki, son yıllarda yaşadığımız “dönüşüm” bırakın gerekli yaşam koşullarını sağlamayı, insan olmayı bile bize çok görmeye başladı. İnsanın temel ihtiyaçları arasında önemli yer tutan eğitim, sağlık ve sosyal güvenlik haklarında önemli kayıplar yaşandı ve maalesef görünen o ki bu süreç daha da derinleşecek.
Son yıllarda sağlık hizmetinden yararlanmak amacı ile kurumlara başvuran yurttaşlarımız kötü sürprizlerle karşılaşmakta. Hasta kuyrukları, ilgisizlik, bürokrasi gibi sağlık sistemimizin klasik sorunlarının yanı sıra; katkı payı, muayene ücreti gibi ekonomik bazı sorunlarla da boğuşuluyor. En basiti, sağlık ocağından alınan reçete ile ilaç almaya gidildiğinde 2 liralık bir “muayene ücreti” ile karşılaşılıyor. Bundan önce eczaneden ilaçlarının belirli bir yüzdesini ödeyerek ayrılan yurttaşların yeni değişiklikler ile yoksul-varsıl ayırt edilmeden ödemek zorunda bırakıldıkları ücret tarifesi şöyle: Birinci basamak sağlık kuruluşları ve aile hekimliği muayenelerinde 2 TL, ikinci ve üçüncü basamak resmi sağlık kurumlarında 8 TL, özel sağlık kurumlarında ise 15 TL.
Sağlıkta Dönüşüm Projesi
Bu kötü sürprizlerin altında AKP’nin “Sağlıkta Dönüşüm” diye pazarlamaya kalktığı “sosyal ihanet projesi” yatıyor. Bu proje ile sağlık bir kamu hizmeti olmaktan çıkartılıp piyasa malı haline getiriliyor. Tüm siyasi yönelimlerinde öncelikle yandaş sermayenin çıkarlarını gözeten AKP iktidarı, sağlığı da onlar için bir kazanç kapısı haline getirmekte.
Onların “Sağlıkta Dönüşüm”, bizim ise “Sosyal İhanet” olarak adlandırdığımız bu proje, temel olarak üç ayaktan oluşuyor:
1) Emekli Sandığı, SSK ve Bağ-Kur’un birleşmesi.
2) Aile Hekimliği.
3) Kamu Hastaneleri Birliği Tasarısı.
Sağlıkta dönüşümün ilk adımı olan Emekli Sandığı, SSK ve Bağ-Kur’un birleştirilmesi Genel Sağlık Sigortası (GSS) çatısı altında gerçekleştirildi. GSS sistemi tüm yurttaşları sosyal güvenlik şemsiyesi altına alma vaadi ile gündeme getirilmiş olmakla birlikte, sigortanın yükümlülüklerini belirleyen temel teminat paketini daraltarak yurttaşları hizmetler karşılığında ek ödeme yapmak ya da özel sağlık sigortacılığına yönelmek durumunda bırakıyor. Temel teminat paketinin daraltılması ile bazı hastalıklar ve ilaçlar sigorta kapsamı dışında bırakıldı. Ayrıca ödeme gücü olmayanların sigorta primlerinin devlet tarafından ödenmesi ile tüm yurttaşların sosyal güvenlik hakkından yararlandırılacağı iddiası; ödeme gücü olmayanları, asgari ücretin üçte birinden az geliri olanlarla sınırlamasından ötürü havada kalmakta. Yeni uygulamaların dar gelirli kesimin sağlık hizmetine erişimine önemli kısıtlamalar getirerek ve sağlığın bedelini ödeyemeyenleri dışlayan bir yapı oluşturarak insan hakları açısından gerilemeye yol açtığı ortadadır. GSS uygulaması aynı zamanda emeklilik ve iş güvencesi gibi özlük hakları ile ilgili konularda da önemli hak kayıplarına sebep oldu. Birçok AKP’li bakan ve milletvekili de bu uygulamalardan kendi çocuklarını mümkün olduğunca korumak için hüllecilik yöntemine başvurarak uygulama yasallaşmadan önce onların sigorta kayıtlarını yaptırma yoluna gitti. Görülüyor ki iktidar vatandaşa reva gördüğü sisteme kendi çocuklarının maruz kalmasını istemiyor.
Sağlıkta Dönüşüm Projesi’nin bir diğer ayağı olan “Aile Hekimliği” kurumu ise birinci basamak sağlık hizmetlerinin sağlık ocakları yerine aile hekimlerine bırakılmasını öngörüyor. Bu köklü değişiklik aslında ciddi bir altyapı ve ön hazırlık gerektiriyor. Belli illerde pilot uygulaması yapılmakta olan aile hekimliğinin, yeterli hazırlık yapılmadan aceleye getirilen bir kurum olduğu görülmekte. Bu uygulamanın böylesine aceleye getiriliyor olmasının sebebinin ne olduğunu 2004 yılında Dünya Bankası’nın yayınladığı “Türkiye Sağlık Raporu”na bakarak anlayabiliriz. Raporda “Aile Hekimliği, birinci basamak sağlık hizmetlerinin özelleştirilmesinin en önemli adımıdır. Bu nedenle hükümete 2004 yılında 40 milyon euro kredi verdik” deniliyor. Aslında bu rapordaki “özelleştirme” vurgusu sağlıkta dönüşüm diye adlandırılan ihanetin temel amacını gösteriyor. Dünya Bankası’nın verdiği ödevi yerine getirme azmiyle Aile Hekimliği’ni alelacele uygulamaya koyan AKP iktidarının ihanet projesi tam bir fiyaskoyla sonuçlandı. Pilot uygulamalarda görülmüştür ki; veremle savaş, bulaşıcı hastalıklarla mücadele, aile planlaması gibi Aile Hekimliği’nin temel görevleri olan birinci basamak sağlık hizmetlerinde önemli gerilemeler oldu.
Kamu Hastanelerinin Birliği Tasarısı’nın uygulamaya geçirilmesi ile tamamlanması amaçlanan “sağlıkta dönüşüm” paketinin bu son ayağı adeta Sağlık Bakanlığı’nı “sağlık piyasası”nın deneticisi haline getirmekte. Sağlık kurumlarına idari ve mali özerklik getirerek sağlık hizmetlerine dinamizm getirmeyi amaçladığını iddia eden tasarı incelendiğinde sağlığın bir sektöre dönüştürülmesinin amaçlandığı görülmektedir. Birliklerin yönetim kurulunun; il genel meclisi tarafından atanan iki üye (birisi hukukçu, birisi mali müşavir), vali tarafından atanan bir üye (iktisat, işletme veya maliye mezunu), bir hekim, sektörde deneyim sahibi bir üye, il sağlık müdürü, “Sanayi ve Ticaret Odası’ndan” bir üye olmak üzere yedi üyeden oluşması öngörülmektedir. Yönetimi oluşturan üyelere bakınca görülüyor ki, yönetimde sağlık çalışanından çok “ekonomist” bulunmakta. Bu da projenin sağlık hizmetinin niteliğinden çok ekonomik getirisine yoğunlaştığını göstermektedir. Kamu Hastane Birliği’nin yönetim kurulunda tabip odalarına ve diğer sağlık çalışanları örgütlerine nezaketen dahi üye hakkı tanınmazken, Sanayi ve Ticaret Odasından bir kişinin atanıyor olması sağlıkta dönüşüm politikalarına hâkim olan anlayışı göstermektedir. Tasarının, kamu sağlık kuruluşlarının devlet tarafından finanse edilmesi uygulamasına son veriyor olması gösteriyor ki kamu bütçesi yurttaşın gereksinimi için değil Dünya Bankası gibi uluslararası finans kuruluşlarının ve yandaş sermayenin çıkarları için kullanılacaktır. Nitekim özerkleşmeden yola çıkan tasarının en fazla dikkat çeken özelliklerinden biri de Kamu Hastane Birlikleri’ne özelleştirme yetkisi tanıyor olmasıdır. Tasarıda, yönetim kurulunun görevlerini sayan maddede yönetim kuruluna “birliğin her türlü araç, gereç, malzeme, taşınırları ile tapuda birlik adına kayıtlı taşınmazları üzerindeki yapı ve tesisleri ile birlikte satmak, kiralamak, devir ve takas işlemlerini yürütmek; hazineye ait ve birliğe tahsisli taşınmazların üzerindeki yapı ve tesislerle birlikte tahsis amacı doğrultusunda kiraya vermek, işletmek, işlettirmek” yetkisinin tanındığı görülmektedir. Bu hükümlerin Kamu Hastaneleri Birlikleri’ne özelleştirme yetkisi verdiği ortadadır.
Tasarının personel ile ilgili düzenlemelerinde ilk göze batan yönetim kademelerinde görevlendirilen personelin “özel sözleşmeli” statüsünde çalıştırılacağının belirtilmesidir. Anayasamıza göre yürütülen kamu hizmetlerinin kamu görevlileri tarafından yerine getirilmesi gerekmektedir. Bu hüküm sağlığın bundan sonra bir kamu hizmeti olarak görülmeyeceğini düşündürmektedir. Tasarı diğer personel açısından da ciddi hak kayıpları yaratmaktadır. Mevcut personelle ilgili bir düzenlemeye gitmemekle birlikte yeni alınacak personeli SSK Kanunu’na tabi kılmaktadır. Personel yaklaşımlarında sözleşmeliliğe geçmeyi amaçlayan tasarı, personele fazla mesai hükümlülüğü getirmektedir. Üstelik fazla mesai karşılığında ek ücret ödemeyeceğini de hüküm altına almaktadır. Sağlıkta düzenleyici konumundaki bakanlık birlik yönetim kurulunun da görüşünü alarak esnek istihdam anlayışına dayalı olarak azami personel sayısı tespit edecek. Bu düzenlemelerle çalışanların hakları sınırlanırken kârlılığı arttırmak için uygun bir ortam hazırlanıyor. Görüldüğü gibi tasarı sağlık hizmeti alanlara yeni ödentiler getirmenin yanı sıra sağlık çalışanlarının emeğini de ucuzlatmaktadır.
Proje tamamlandığında gelinmesi amaçlanan nokta; sağlığın artık devletin sırtında bir “yük” olmadığı ve kâr amaçlı girişimlere açık hale geldiği bir sağlık sistemini oluşturmaktır. Yeni modelle genel bütçeden sağlık harcamalarına ayrılan pay kaldırıldığından ve GSS’de yalnızca temel teminat paketindeki hizmetleri finanse ettiğinden hizmetlerin önemli ölçüde fiyatlandırılması kaçınılmaz olacaktır. Sağlık masrafları, genel bütçe ve sigorta primleri ile finanse edilmekten çıkarılarak; sigorta primi ve ek ücretlerle finanse edilir duruma gelmiştir. Sosyal devletin en önemli gereklerinden olan sağlık hizmetinin kamusal bir hizmet sayılıp tüm yurttaşların gerekli hizmetleri almasının sağlanması ortadan kaldırılıyor. Hükümet, “Devlet mi vatandaş içindir? Vatandaş mı devlet içindir?” sorusuna “İkisi de sermaye içindir!” diye yanıt veriyor.
Tasarıda ve varılması istenen noktada anayasaya aykırılıklar bulunmaktadır. Sözleşmeli personel uygulamasından fazla mesai uygulamasına; Kamu Hastaneleri Birlikleri’ne verilen özelleştirme yetkisinden sağlığın bir kamu hizmeti olarak görülmemesine kadar türlü yönelimleri anayasaya aykırılıklar taşıyor. Bunlardan sözleşmeli personel uygulaması gibi bir kısmı anayasaya aykırılıklarına rağmen uygulanmakta; bir kısmı ise bekletilmektedir. Bu çelişkiler AKP’nin “sivil” anayasa girişiminde neleri değiştireceğine, hangi hak kayıplarına sebep olacağına ilişkin bilgi vermektedir. Görülüyor ki AKP’nin “sivil” anayasası bir devletsizleştirme ve halkı yalnız bırakma operasyonudur. Onlar “sivillik” ve “özgürlük” görüntüsü altında sermaye gruplarının kirli çıkarlarına zemin hazırlama çabasındadır.
İlaç Politikası
Ülke yönetmeyi, suni gündemlerle oluşturulan puslu ortamda sermaye gruplarının vahşi beklentilerini iktidar gücüyle temin etmek olarak gören AKP yönetiminin ilaç politikası da, “ilaç piyasasını” piyasa egemenlerinin çıkarları doğrultusunda düzenlemek üzerine kuruludur. 18 milyar doları zorlayan bir pazara sahip olan ilaç sektörünün perakende dağıtımını büyük oranda küçük ve orta ölçekli işletmeciler olan eczaneler üstleniyor. Büyük ilaç üretim ve dağıtım sermayelerinin bu dev pazarda eczacılara düşen paya da göz dikmiş olması, eczacılar üzerinde oynanan oyunların bel kemiğini oluşturuyor. Bazı kritik ilaçları ödeme kapsamının dışında bırakarak sözde eşdeğerlerinin onun yerine verilmesine dayanan muadil ilaç uygulaması ile birçok vatandaşımızın yaşama hakkı kalitesiz ilaçlarla tehdit ediliyor. Bu da gösteriyor ki AKP ilaç sektörü egemenlerinin çıkarlarını temin için yaşama hakkını bile göz ardı edebiliyor.
Bu büyük sermayenin zorlamalarından dolayı Şişli’de üretim yapmakta olan ve piyasada dengeleyici rol oynayan SSK ilaç fabrikası atıl hale getirilerek zaman içerisinde kapatılmaya çalışılıyor. Bu zorlamayı Çalışma ve Sosyal Güvenlik eski bakanı Yaşar Okuyan’ın bir röportajında söylediği, “Benim dönemimde bu ilaç fabrikası inanılmaz baskılarla kapatılmak istendi” sözünde de açıkça görebiliyoruz.
SSK ilaç fabrikası son derece zor şartlarda 20 çeşit ilaç üretiyor. Fabrikanın ürettiği 20 çeşit ilaç ile yerli ve yabancı firmaların ürettikleri eşdeğer ilaçlar karşılaştırıldığında yerli ve yabancı firmaların ürettiği ilaçların ortalama %159 daha pahalı olduğu görülüyor. Vitaminlerde bu oran %646’lara kadar çıkıyor. Ağrı kesici, antibiyotik ve ülser ilaçlarında da dudak uçuklatan farklar bulunuyor. SSK ilaç fabrikası büyük ilaç firmalarının yaptığı vurgunu gözler önüne seriyor.
Toplumsal yarar ilkesi ile hareket edildiğinde SSK ilaç fabrikasının gelişerek faaliyetine devam etmesi gerekmektedir. Fabrikanın teknolojisi yenilenerek üretimine devam ettiği takdirde ilaç piyasasındaki vurgunu ortadan kaldırma konusunda önemli bir görev üstlenecektir. Sağlık giderlerinin çokluğundan şikâyet ederek vatandaşı sağlık hizmetleri karşılığında para ödemeye mahkûm eden AKP iktidarı ilaç fabrikalarının haksız kazancına kayıtsız kalmaktadır.
Hak Arama Mücadelesi
Bütün bu olumsuz gelişmeleri başta sağlık emekçileri olmak üzere bütün toplum kaygı ile izliyor. Vatandaşlarımız bu kaygılarını, sağlık çalışanı meslek örgütlerinin önderliğinde düzenlenen demokratik eylemlerle ifade etmektedir. İstanbul Tabip Odası, İstanbul Eczacı Odası, İstanbul Veteriner Hekimler Odası ve İstanbul Diş Hekimleri Odası’nın önderliğinde “Vatandaşın cebinden, sağlıkçının emeğinden tasarruf olmaz” başlığı altında 18 Ekim’de Kadıköy’de binlerce kişinin katılımıyla büyük bir miting düzenlendi. Türkiye Gençlik Birliği de bu eyleme “Parasız eğitim, parasız sağlık” sloganı ile güçlü bir katılım gösterdi.
Eczacılarımız da kendilerine yapılan büyük haksızlığa karşı 4 Aralık’ta %100 katılım ile kepenk kapatma eylemi ve “Beyaz Yürüyüş” adını verdikleri eylemle sıkıntılarını ortaya koydu. Eylemden önce eczacıları sözleşmeleri feshetmekle tehdit eden ve eylemden sonra da bu tehdidini uygulayan Sosyal Güvenlik Kurumu, iktidarın hak arama mücadelelerine karşı tahammülsüzlüğünü de bir kez daha gözler önüne serdi. Eğer sözleşmeler yenilenmezse 16 Ocak’tan itibaren ilaçlarımızı sosyal güvencemizden yoksun olarak tam bedelli alacağız. Eczacılarımızın birlikteliğini ortadan kaldırmayı amaçlayan SGK, onları tek tek sözleşme yapmaya zorluyor. Türk Eczacıları Birliği’ni muhatap almayan SGK, eczacılarımıza yapacağı kuşatmada onları yalnız bırakma peşindedir. Demokrasinin vazgeçilmez unsurlarından olan örgütlü toplum AKP’nin sözde demokratikliği içerisinde kendine yer bulamamaktadır. Bu da onların ağızlarından düşürmediği demokrasinin bizim anladığımız halk egemenliği manasına gelen demokrasiden farklı bir olgu olduğunu göstermektedir. Onların demokrasi anlayışı, efendileri ABD’nin işgallere ve kıyımlara bahane ettiği anlayıştır.
Metalaştırılan Sağlık ve Liberalizm
Tüm yönelimlerini liberalizm üzerine kuran AKP iktidarının sağlık politikasındaki yaklaşımları genel politik duruşundan bağımsız düşünülemez.
Liberalizmin temel iddialarından biri şudur: Piyasa sisteminin arz-talep mekanizması sınırlı kaynakları en uygun şekilde dağıtan bir elek mekanizmasıdır. Sistem, merkezi bir yapının elinde olmadığı için kendi öz denetimini yapar, böylece hem fazla üretimin önüne geçerek tasarruf sağlar hem de az üretim sorununu aşarak ideal bir ekonomik yapı kurar. Yani sistem kendine faydalı olanı doğrudan seçer. Liberal hikâye sağlık konusunda da aynı tavrını sürdürür. Fakirin ilaç ücreti ile ekonomik durumu çakışmıyorsa bu insanın “fayda”sı yoktur ve dolayısıyla yaşam hakkı da yoktur. Kişi, kârlı ve verimli olmadığı için piyasanın gizli eliyle eleniverir.
Türkiye’nin sağlık konusunda yaşadığı “dönüşüm”ler; özelleştirme, performansa dayalı ücretlendirme, hastanelerin ticari birer işletme haline getirilmesi ve taşeronlaştırma, serbest piyasacılığın halkın en temel haklarını gasp etme çabasının son adımı olarak değerlendirilmelidir. Özallardan bu yana halkın sırtına bir kene gibi yapışan “özel güzeldir” anlayışının geldiği nokta, “paran varsa yaşa, yoksa öl”dür.
“Mülkiyet hakkı” söz konusu olduğu zaman özgürlükçülük taslayanların, insanların sağlıklı bir şekilde yaşama hakkına sahip çıkmamaları düşündürücüdür. Bu konuyu dikkatle irdelemek gerekiyor. Geleceğimiz için de, en büyük sorunlardan bir tanesi haline gelmeye aday. Unutmamak gerekiyor; insan yaşamıyla, insan sağlığıyla kumar oynanmaz, bu mesele “kâr maksimizasyonu” ilkesine göre çalışan piyasanın kontrolüne bırakılamaz.
Olgu ÖZDEMİR-Osman BUDAK
Paylaş / Arkadaşına Gönder / Favorilere Ekle

Dünyanın ABD petrolüyle imtihanı
Mert Demir
TGB-ABD Başkanı

Bekle Bizi İstanbul!
Mahir Gümüş
TGB Konya

Anayasaya meşruluk kazandırmak!
Gamze Akbulut
TGB Trabzon

Devrimci mutluluk
Özgür Bursalı
TGB Muğla

Ortadoğu'da Kurtuluş Savaşı
Handan Yılmaz
TGB Trabzon

Psikolojik savaş,Siyaset ve Hayat
Erkin Kenar
TGB Zonguldak
Analar Deniz Doğurmalı
Yener Güneş
TGB Genel Sekreteri
Halka Umut OlmakEzgi Daryürek
TGB Manisa






