Kırmızı-Beyaz
Sayı:16
Bir Dergi, Bir “Kadro ve Meşrutiyet’ten Cumhuriyet’e Bir Dönemin “Panaroma”sı
İçinde bulunduğumuz Ocak ayı Kadro Dergisi’nin yayın hayatına başlamasının 78. yıl dönümü. Geçtiğimiz Aralık ayı ise Yakup Kadri Karaosmanoğlu’nun ölümünün 36. yıl dönümüydü. Bir dergi ve onun kadrosu olduğunu iddia eden bir aydın... Bir grup aydının umutsuzluklara, hayal kırıklıklarına uzanan öyküsü... Bu insanların unutturulmak istenen düşünceleri ve “Zoraki Diplomat”lıkla sonlanan yaşam öyküleri...
Kadro Dergisi’nin öyküsü aslında bir anlamda kendi yaşadığıu dönemde, derdini kendi çağdaşlarına dahi anlatamamanın öyküsüdür ve bu hareketin sonu, içerisinde Cumhuriyet Devrimi’nin başarısızlık öyküsünü de barındırır.
İşte, bu yazımızda Kadro Hareketi’ni ve onun iki yazıncısından biri olan Yakup Kadri Karaosmanoğlu romanını ve onun politik tezlerini inceleceğiz.
Kadro Dergisi (1932 Ocak - 1935 Ocak)
Kadro Dergisi 1932 ve 1935 yılları arasında olmak üzere, toplam 36 sayı çıktı. Amaçları Kemalizm’i tutarlı ve bir metoda sahip olan bir sistem haline getirmekti. Bu sistemin ilkeleri Şevket Süreyya Aydemir’in Atatürk’e sunduğu “İnkılâp ve Kadro” eserinde belirlenmişti.
Kadrocular; kendilerine göre hala sürmekte ve derinleşmekte olan Kemalist Devrim’in kireçlenmesini önlemek, onu iç tutarlılığa sahip bir ideoloji haline getirmek amacını taşıyorlardı. Bu amaç Şevket Süreyya’nın “İnkılâp ve Kadro” kitabında şöyle ifade ediliyor: “Türkiye bir inkılâp içindedir. Bu inkılâp durmadı. Bugüne kadar geçirdiğimiz hareketler, şahit olduğumuz muazzam kıyam manzaraları, onun yalnız bir safhasıdır. (...) O henüz son sözünü söylemiş; son eserini vermiş değildir. Bu inkılâp kendine prensip ve onu yaşatacaklara şuur olabilecek bütün nazari ve fikri unsurlara maliktir. Ancak bu nazari ve fikri unsurlar inkılâba ideoloji olabilecek bir fikriyat sistemi içinde terkip ve tedvin etmiş değildir”.
Bu düşünceden yola çıkan beş aydın (Şevket Süreyya Aydemir, Burhan Asaf Belge, İsmail Hüsrev Tökin, Vedat Nedim Tör ve Yakup Kadri Karaosmanoğlu) Kadro Dergisi’ni kurdular. Yakup Kadri, bu beş kişinin içinde derginin kurucularından biri olmakla beraber, farklı bir amacı da ifade ediyordu ve Kemalist önderlerin dergiye verdiği desteğin canlı bir simgesiydi. Bundan başka, derginin kuruluş sürecinde, Atatürk desteğini ifade etmek için derginin ilk on sayısına abone oldu. Tabi bu basit bir abonelik işlemi değildi. Bu “abonelik parası”yla derginin kuruluşu için gerekli olan sermaye sağlanmıştı. Yine, dönemin başbakanı İsmet İnönü de dergiye bir makale yazarak desteğini ifade etmişti.
Pekiyi, neydi Kemalist önderleri dergiyi desteklemeye iten ideolojik nedenler? Daha doğru bir ifadeyle, Kadro’nun hangi görüşleri bu desteği görebilmesini sağlamıştı?
Öncelikle gelişme stratejilerinden başlayalım. Kadro’nun gelişme stratejisi, kendi deyimlerine göre, sosyalizm ve kapitalizme alternatif üçüncü yoldu. Kadro Hareketi’ni, sosyal bilimlerin verileri ışığında değerlendirdiğimizde ise bu yolun kapitalist sistem içinde ikinci bir yol olduğunu görüyoruz.
Kadroculara göre; tüm “ezilen milletler” ulusal bağımsızlık mücadeleleriyle bağımsızlıklarını kazanıp sanayileşmelerini tamamladıklarında emperyalist sistemin sonu gelecekti. Çünkü sanayileşmiş Batılı devletlerin karşısında artık üzerlerinde egemenliklerini devam ettirebilecekleri sömürge devletler değil; kendi eşitleri olan, sanayileşmiş bağımsız devletler olacaktı.
Bu tezden yola çıkan Kadrocular, Birinci Beş Yıllık Kalkınma Planı’nı ve devletçi ekonomi girişimlerini sonuna kadar desteklediler. Fakat bu konuda bazı eleştirileri de vardı. Bunlardan ilki, plan içinde ağır sanayi hamlesinin yeterince yer almamasıydı. Ağır sanayinin gelişemediği bir toplum tam anlamıyla bir sanayi toplumuna dönüşemez ve bağımlılık zincirini kıramazdı. Eleştirdikleri ikinci nokta ise, planlamada özel sektöre de önemli roller verilmesiydi. Kadroculara göre özel sermaye doğası gereği, tüm milletin temsilcisi olduğunu savladıkları devletin çıkarına göre değil, kendi çıkarlarına göre hareket ederdi. Bu durumda, emperyalist tahakkümden kurtulmanın yolu, özel mülkiyetin varlığını kabul etmekle birlikte, büyük sanayinin kontrolünün tamamen devlet elinde olmasıydı. Yani önerdikleri sistem; burjuvazi işlevini bürokrasinin yerine getirdiği devletçi, milli bir kapitalizmdi.
Kadrocular toprak ve köy sorunu üzerine de düşünce ürettiler. Kapitalizm sonrası sınıfların durumu ile ilgili bir yorum yapmamakla birlikte, kapitalizm öncesi sınıfların Türkiye’de hala varolduğunu ve bu sınıflar varolduğu müddetçe Türkiye’de Kemalist sistemin sağlam temeller üzerine oturamayacağını savladılar. Ayrıca, İsmail Hüsrev Tökin’in bu dönemde yazdığı, “Türkiye Köy İktisadı” isimli bir kitabı bulunmaktadır.
Kadro Hareketi hakkında bu kısa genel çerçeveden sonra artık Yakup Kadri Karaosmanoğlu romanına ve onun politik tezlerine geçebiliriz. Başlamadan önce Yakup Kadri Karaosmanoğlu romanı hakkında da kısa bir önbilgi vermek gerekiyor. Yakup Kadri romanlarında tarihsel bir süreci işlemiştir. Bu süreç Meşrutiyet’ten başlar; 1950’lere uzanır. Dizinin ilk kitabı “Kiralık Konak”, son kitabı “Panorama”dır. Biz de yazımızda Yakup Kadri’nin izlediği kronolojiyi takip edeceğiz.
2. Meşrutiyet ve İttihat ve Terakki
Yakup Kadri “Kiralık Konak” ve “Hüküm Gecesi” romanlarında, Meşrutiyet dönemi İstanbul’unun bir tasvirini yapar. İdeolojik olarak temelden bir karşı çıkış bulunmamakla birlikte, “Hüküm Gecesi” bir İttihat ve Terakki eleştirisidir. İttihat ve Terakki’nin “Balkan Komitacılığı”nın ve şiddete dayalı siyasetinin siyaset kavramını yozlaştırdığını, insanları birbirine yabancılaştırdığını savunuyor bu romanında Yakup Kadri. Bu şiddete dayalı siyasetin bir ideolojik eksikliğin sonucu olduğu ve ideolojik mücadelenin olmadığı yerde siyasetin şiddet üzerinden yürüdüğü savlanıyor. “Hüküm Gecesi” romanının kahramanı Ahmet Kerim (Bu kişiyi Yakup Kadri’nin kendisi olarak düşünmek pek yanlış olmaz) aslında milliyetçi, klasik Tanzimat aydınının seçkinciliğini ve yüzyılların feodal düzeninin getirdiği tutuculuğu reddeden ve bu tutuculuğun toplum üzerindeki egemenliğine karşı çıkan bir aydındır. Doğal olarak yerinin muhalefet değil; İttihat ve Terakki’nin yanı olması gerekir. Fakat durum tam tersidir.Yakup Kadri bu karakter seçimiyle 2. Meşrutiyet Dönemi’nde cepheleşmenin ideolojik farklılıklara göre değil; kişisel düşmanlık ve mücadelelere, belki de hırslara göre şekillendiği ve bunun komitacılığa dayalı yoz (!) siyasetin bir sonucu olduğunu savunuyor.
Romanın bir diğer kahramanı Ahmet Samim de, Ahmet Kerim’le benzer düşünce yapısına sahip birisidir. Ahmet Samim gerçek hayattan alınmış bir kahramandır ve bir gazeteci olarak 31 Mart’a karşı çıkmış ve meşrutiyeti desteklemiştir. Fakat bir İttihat ve Terakki fedaisi tarafından öldürülmüştür. Bu olay, Ahmet Kerim’in İttihat ve Terakki’ye olan düşmanlığını daha da arttırmıştır. Ahmet Kerim, kısa bir bunalım devresinden sonra kendini toparlar ve İttihat ve Terakki’yle daha sıkı bir mücadeleye başlar.
Burada kısa bir ara verip dönemin Yakup Kadrisine bakalım.Yakup Kadri on altı - on yedi yaşlarından itibaren bir İttihat ve Terakki üyesidir. Fakat daha sonra İttihat ve Terakki’den koparak, sanat hakkındaki görüşleri pek uyuşmasa da Fecr-i Ati grubunun yayın organı Servet-i Fünun’da yazmaya başlar. Bu İttihat ve Terakki ile muhalifleri arasındaki kavgadan uzak kalmak istediği dönemdir. Gazeteci Ahmet Samim cinayeti sonrası ise diğer Servet-i Fünun yazarlarıyla birlikte İttihat ve Terakki’ye karşı çok sert bir tavır alacaktır.
Romanın kahramanı Ahmet Kerim İttihat ve Terakki’ye karşıdır; fakat muhalifler içinde çalışmasına rağmen, kendini muhalif gruba ait hissetmemektir. “Hüküm Gecesi”nin Ahmet Keriminin muhalefet aydınları hakkındaki fikirleri bilinçaltından akan şu düşüncelerle ifadesini buluyor: “Belki başka yerlerde, belki başka milletlerin bağrından fışkıran başka türlü hayatlar vardır. Ahmet Kerim, bu hayatların nasıl olabileceğini hayal bile edemiyordu. Çünkü bu akşam kendi milletinin, kendi memleketinin şairleriyle, âlimleriyle, muharrirleriyle bütün bir milletin ve bir memleketin manevi iflasına şahit olmuştu”.
“Hüküm Gecesi”nde, İttihat ve Terakki’nin hataları ve bu hatalar yüzünden cemiyetin yozlaşması ve yanlış politikalarla muhalefeti güçlendirmesi ve kendi kadrosu olabilecek insanları dahi çevresinden uzaklaştırması anlatılır. Bu bahsi kapatmadan önce söylememiz gerekir ki, Ahmet Samim cinayetinin ayrıntıları bugün dahi bilinmemektedir. Bu yüzden, bu cinayet hakkında spekülasyondan öte bir yorum yapılamaz. Fakat şunu da söylememiz gerekir ki, siyasi terör yöntemi sadece İttihatçılar tarafından kullanılmamıştır; muhalifler de bu yöntemi kullanmıştır ve Ahmet Samim cinayeti sonuçları itibarıyla İttihatçılara değil; muhaliflere yaramıştır.
Mütareke Dönemi ve Milli Mücadele
Yakup Kadri’de Meşrutiyet dönemi aydın tahliliyle, mütareke dönemi aydın tahlili aynıdır. Bu dönemde de aydınlar halktan kopuktur, kendi halklarıyla hiç bir bağlantıları kalmamıştır; belki biraz da bunun sonucu kompradorlaşmışlardır. Bu özellikle İstanbul aydını özelinde böyledir.
Fakat Yakup Kadri’nin ilerici, milliyetçi aydınlara da bir sözü vardır. Bu “Yaban” romanında ifadesini bulur. Aydınların Anadolu’dan kopuk olması, İstanbul’dan ve oradaki dar çevreden Anadolu’yu tahlil etmeleri eleştirilir bu romanda. Anadolu’da hüküm süren Ortaçağ karanlığını iyi anlayamamıştır Yakup Kadri’ye göre Türk aydını.
Bu roman aynı zamanda Yakup Kadri’nin bir özeleştirisidir. Yakup Kadri romanında mekân ve kişiler ilk kez “Yaban”la Batı Anadolu ve İstanbul dışına çıkmıştır. Romanın temel tezi, yüzyıllardır derebeylik düzeni içinde yaşayan Anadolu’nun, yukarıdan bir müdahaleyde bu düzenden çıkarılmasıdır. “Yaban”da bunu başaramayan ve “bir bilinmezliğe doğru giden” ilerici aydın, “Ankara”da bunu başarmıştır. En azından Türkiye, artık böyle hayallerin kurulabileceği bir ülke haline gelmiştir.
Türkiye Demokratik (!) Düzene Geçerken
Kurtuluş Savaşı başarıyla sonuçlandırılmış ve Türkiye Cumhuriyeti kurulmuştu. Ulusal Kurtuluş Mücadelesi’ni başarıyla sonuçlandıran kadrolar, Cumhuriye Halk Partisi’ni kurmuş, devleti yönetmeye başlamıştı. Fakat devrimci yönetim kendi kadrolarını yaratmak yerine, eski Bab-ı Ali takımını devrimin karagahı olması gereken partiye kabul etmiş; bürokrasi içindeki görevlerine son vermemişti. Bu kadrolar peşlerinde “çürüyen ve yıkılmakta olan bir devletin uyuşukluğu”nu ve çürümüş ahlaki değerlerini getirmişti. “Panorama” romanında seçtiği karakterlerle Yakup Kadri, Kurtuluş Savaşı’nda mücadele eden aydın kadronun arsa spekülasyonlarıyla, devlet ihaleleriyle, bürokrasi destekli usulsüzlüklerle nasıl çürüdüğünü ve kendisiyle beraber devrimin değerlerini de nasıl çürüttüğünü anlatıyor.
Bunun sebeplerini yeni kadronun yaratılmayışı; mevcut ilerici kadronun Bab-ı Ali kadrolarıyla ikame edilmesi ve “milli burjuvazi” yaratma çabaları olarak veriyor Yakup Kadri. Burjuvazi yaratma çabaları, bu aydın kadroya “sınıfların değil; milletin temsilcisi olduğunu unutturmuş; günlük para ve politika oyunlarının içine çekmişti”.
Bunların dışında, Cumhuriyet yönetimi Bab-ı Ali kadrolarıyla anlaştığı gibi, mütegallibe sınıfıyla da sınıfıyla da anlaşmıştı. Yeni yönetim kendi egemenliğine karşı çıkmadıkları müddetçe bunların bulundukları bölgelerde egemenliğine karşı çıkmamış; geçmişteki eylemlerinden dolayı cezalandırmamış ve hatta CHP’nin taşradaki temsilciliğini bunlar üstlenmişti. Dolayısıyla yapılan devrimler ve yenilikler; yöneticilerin yukarıdan gönderdikleri garip istek ve emirler olarak kalmış, “insanların kafasının içi değil, dışı bile değişmemişti”. Bu sav “Panorama”da şöyle ifade ediliyor: “İki üç maddelik bir kanun; valiye, polise, polise, jandarmaya birer emir... Her şeyi olmuş bitmiş farz ediyoruz; bu kanunların, bu emirlerin -kafaların içi şöyle dursun- hatta dışını bile değiştirmediğini görmek istemiyoruz. Umumi müfettiş bey, -halkı Avrupai yaşayış tarzına alıştırmak için- misafirlerini akşam yemeğine smokinle davet ediyor; bizim, lisenin müdürüyse, bütün gün mektebin içinde ökçesiz terliklerle dolaşıyor. Biri, yeni sosyal nizam kurmak, öbürü, kafaları işlemek gibi iki çetin vazifeyi üzerlerine almış bulunan bu adamların her ikisi de bence, başka başka bakımlardan inkılâp metodumuzdaki aynı ‘axiome’ hatasının kurbanıdır. Ne o, ne de bu bir şey yapmaya muvaffak olacak; her ikisi de, ağır bir çarkı boşlukta döndürüp duracak”.
İşte, bu koşullar altında çok partili düzene geçilmiş; toplumun geniş kesimleri yeni bir partide -Demokrat Parti- toplanmıştı. Yeni partinin yöneticileri “yirmi üç yıllık karanlığı” sona erdirecekleri vaadinde bulunurken; mütegallibe sınıfının temsilcileri, yeni burjuvazinin kendi arasındaki rekabette bir adım geride kalmış olanlar ve hatta eski yönetime küskün olan, yozlaşmamış bir avuç ilerici, demokrat aydın da bu yeni partinin saflarında toplanıyordu.
Kadro Hareketi’nin Sonu ve Yakup Kadri’nin “Zoraki Diplomat”lığı
Şimdi, tekrar 1935’lere, Kadro Dergisi’nin kapandığı sürece dönelim. Kadro Hareketi, yukarıda bahsettiğimiz nedenlerden dolayı Cumhuriyet kadrolarının yozlaştığını ileri sürmüş; bu yüzden Cumhuriyet’in yeni “Kadro”su olma, Kemalizm’i tutarlı bir metoda sahip bir ideoloji haline getirme talebiyle çıkmıştı. Hareket, Türkiye tarihinde az sayıda hareketin maruz kaldığı muhalefete maruz kaldı. Dergiye aynı anda şu iki eleştiri yapılabiliyordu: Liberaller, kendi ideolojik çıkarları söz konusu olduğunda tüm tartışma kurallarını unutup, derginin “komünist” olduğu savında bulunurken; dört Kadro yazarının eski arkadaşları ve küçük bir liberal grup da derginin “faşist” olduğunu ileri sürüyordu. Recep Peker gibi bir kaç parti yöneticisi ise, Kadro’nun partiye ideoloji geliştirmek gibi bir işi ele almasının kendi görev alanlarına tecavüz olduğunu ileri sürüyordu.
Oysa dergiyi, ulusal kurtuluş savaşlarını öne çıkaran ve korporatizmin bulunmadığı, yalnızca burjuvazi işlevini bürokrasinin gördüğü devlet tasavvuruyla faşizmle ve tarihsel materyalist metodu benimsemelerine rağmen, burjuva demokratik devrim aşamasında klasik tarihsel materyalist metodtan oldukça sapan teorileri nedeniyle komünizmle ilişkilendirmek mümkün değildi. İdeoloji üretme konusunda da, tüm araştırmacıların hemfikir olduğu gibi, çağdaşlarından çok üstündüler.
Fakat dergi hakkındaki aşırı muhalefet, derginin iki önemli takipçi ve destekçisi Atatürk’e ve İnönü’ye de zarar vermeye başlamıştı. Atatürk’ü, dergiyi Yakup Kadri’nin onurunu kıracak bir şekilde kapatmaya ikna edemeyen liberal ve milliyetçi (!) muhalefet, O’nu Yakup Kadri’ yi yurt dışına diplomat olarak atama konusunda ikna etmişti.
1931 Basın Kanunu’na göre, devlet memurları bir derginin imtiyaz sahibi olamaktaydı. Derginin devlet memuru olmayan tek düzenli yazarı diplomat olarak atanarak, derginin yayınının devamının istenmediği açıkça belirtilmişti. Kadrocular, dergilerinin son sayısında, derginin yayınına geçici süreliğine ara verildiğini söyleseler de, derginin en nüfuzlu yazarı olan Yakup Kadri’nin ayrılmak zorunda kalmasıyla birlikte, yeni bir imtiyaz sahibi bulma girişiminde bulunmadılar ve dergi bir daha çıkmadı.
Yakup Kadri’nin “Zoraki Diplomatlığı” 1955’e kadar devam ederken; romanlarında anlattığı tarihsel süreç de ilerliyordu. İttihat ve Terakki’de bulunmuş ve canla başla mücadele ettiği Hürriyet Devrimi’nin nasıl “yozlaştığını” görmüş, Kurtuluş Savaşı’nı yaşamış ve yeni bir devleti kuracak halkın hala bir derebeylik düzeninde yaşadığına şahit olmuş, Cumhuriyet döneminde gelen karşı devrimi ilk gören aydınlardan biri olmasına rağmen bir şey yapamamış olan Yakup Kadri, hayatının son döneminde derin bir umutsuzluk içindeydi. Meşrutiyet’ten çok partili döneme kadar yaşanan süreci anlattığı dizinin son kitabı “Panorama”da, ilericiliği temsil eden iki karakter, Ahmet Nazmi ve Fuat, bir tekkede başları ezilerek öldürülüyordu. Yakup Kadri, artık iktidardan düşmüş olan arkadaşlarına son eleştirisini böyle yapmıştı. Devrimin başını ezemediği gericilik tekrar dirilmiş ve devrimi yapanların başını ezmişti.
Ercan ÇANKAYA
Kaynakça
• Yakup Kadri’nin Bütün Eserleri, İstanbul: İletişim Yayınları.
• İnkılâp ve Kadro (1968). Aydemir, Ş. S. İstanbul: Bilgi Yayınları.
• Kadro Hareketi (1999).Türkeş, M. Ankara: İmge Yayınevi.
• Kadrocuları ve Kadro’yu Anlamak(2003).İlkin, S.& Tekeli, İ. İstanbul: Tarih Vakfı Yurt Yayınları.
Paylaş / Arkadaşına Gönder / Favorilere Ekle

Dünyanın ABD petrolüyle imtihanı
Mert Demir
TGB-ABD Başkanı

Bekle Bizi İstanbul!
Mahir Gümüş
TGB Konya

Anayasaya meşruluk kazandırmak!
Gamze Akbulut
TGB Trabzon

Devrimci mutluluk
Özgür Bursalı
TGB Muğla

Ortadoğu'da Kurtuluş Savaşı
Handan Yılmaz
TGB Trabzon

Psikolojik savaş,Siyaset ve Hayat
Erkin Kenar
TGB Zonguldak
Analar Deniz Doğurmalı
Yener Güneş
TGB Genel Sekreteri
Halka Umut OlmakEzgi Daryürek
TGB Manisa






