Süreli Yayınlar
Kırmızı-Beyaz
Sayı:16
Açılımın “Meyve”si: Kışkırtma ve Ayrışma
Kırmızı-Beyaz
Sayı:16
Açılımın “Meyve”si: Kışkırtma ve Ayrışma
16 Kasım 2007 tarihinde Yargıtay Cumhuriyet Başsavcılığı’nın DTP’nin kapatılması istemiyle açtığını dava 11 Aralık günü sonuca vardı. Anayasa Mahkemesi, oybirliğiyle DTP’nin kapatılmasına karar verdi. 37 kişiye 5 yıl siyaset yasağı getirilirken, Ahmet Türk ve Aysel Tuğluk’un milletvekilliğinin düşürülmesi kararlaştırıldı.Mahkeme Başkanı Haşim Kılıç davanın esastan görüşülmesinin 4. gününde yapılan 9 saatlik görüşmenin ardından mahkemenin kararını açıkladı. DTP’nin, PKK ile olan bağlantılarının tespit edilmesi, devletin ülkesi ve milletiyle bölünmez bütünlüğüne aykırı nitelikteki fiillerin işlendiği bir odak haline gelmiş olmasının saptanması sonucu Anayasa’nın 68 ve 69. Maddeleri ile 2820 Sayılı Siyasi Partiler Kanunu’nun 101 ve 103. maddeleri gereğince kapatılmasına oybirliğiyle karar verildiğini açıkladı. Kararın gerekçesi 1995’ten bu yana süre gelen bir yöntem nedeniyle önümüzdeki dönemde açıklanacak. Gerekçe yazımı uzun ve ayrıntılı bir işlem olduğundan karar açıklaması önce gerçekleştirilmekte, gerekçe ise belirli bir zaman sonrasında açıklanmakta.
Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi’ne göre bir siyasi partinin terör ve şiddete yakınlığını meşru göstermeye çalışması, ona yardım ve yataklık yapması açık ve gizli destek vermesi mümkün değildir. Bir siyasi parti demokratik ortam içerisinde amacına ulaşmak için kullandığı araçlarını kuralına uygun kullanmak zorundadır. Eğer uygunluk yoksa bu siyasi partinin siyasi alanda işlevde bulunma hakkı da ortadan kalkar. Dünyanın hiçbir yerinde terör ve şiddete bulaşmış bir siyasi partiye örgütlenme hakkı ya da ifade özgürlüğü verilmemektedir. Hak ve özgürlükler ile devletin çıkarları arasındaki denge kurulurken, Anayasaya, yasalar, hukukun üstün kurallarına ve milli devletin temel niteliklerine bağlı kalınır.
Sokaktaki Açılım!
1 Aralık 2009’dan beri Hakkâri, Yüksekova, Cizre, Urfa, Şırnak, Ağrı, Diyarbakır, Batman, Tunceli, Başkale, Muş, Mersin, Tunceli, Siirt, Şırnak, Silvan, Van, İstanbul’un merkezi Dolapdere’de ve Iğdır’da sokak olayları yaşandı. Kalabalık gruplar arabaları yaktı, çevreye zarar verdi, polisle çatıştı.
Hele ki İstanbul’un en merkezi yeri olan Beyoğlu ve Muş’un Bulanık İlçesi’ndeki çıkan olayları kanımızı donduracak derecededir.
Açılımın gelip dayandığı süreçte ortaya çıkan, halkın iki kutba bölünerek çatışma ve ayrışmaların kışkırtılmasıdır. Yapılan bütün eylemler özünde, Batıcı Kürt milliyetçiliğinin ve şoven bir Türk milliyetçiliğinin elini kuvvetlendirmektedir. Sürecin Yugoslavyalaşmaya evrimle tehlikesi taşıması da tam da bundan dolayıdır.
“Açılım”: AKP’nin Kaldırıma Bıraktığı Bomba Yüklü Paket
Önce “Kürt açılımı”, sonra “demokratik açılım” ve nihayet “milli birlik açılımı” adını alan AKP’nin büyük bir hevesle ortaya attığı sonra da sahipsiz bıraktığı bu gayrimeşru açılım, Türkiye’yi bir savaş alanına dönüştürmüştür.
Madde boşluk tanımaz. Görüyoruz ki Türkiye’deki iktidar boşluğu yerini doldurulmayı bekliyor. Bu bekleyiş milleti bir yangın içerisine hapsetmiş gibi görünüyor. Yüreğimiz yanıyor. Önce şehitlerimizin ölüm haberleri, şimdi ise şehirlerden yükselen alevler yüreğimizi yakıyor.
Öteden beri Kürt sorununun çözülmemesine çalışan emperyalizm ve uşakları, bugünlerde bir de Türk sorunu yaratmaya çalışıyor. Şehirlerimizi savaş alanımıza çeviren AKP iktidarının iktidarsızlığı milletin çözülmesine yol açıyor. Milletimizin unsurları birbirlerine karşı silahlandırılmaya çalışılıyor.
İki “Aydın”, İki “Özgürlük”, İki “İktidar”
Geçmişte Kürt unsurunun haklarını, düşünce özgürlüğünü ve bağımsızlığımızı savunan devrimcileri vatan haini ilan eden karşıdevrimciler (numaralı cumhuriyetçiler, liberaller, cemaatçiler), bugünlerde en hızlı “özgürlükçü”, en yılmaz “demokrat” oldular. Tam bağımsız ve gerçekten demokratik Türkiye’yi kurmaya ve korumaya çalışan devrimciler ise Silivri Zindanları’nda esir alındılar. Nice devrimci zindanlara atılmaya çalışırken, Büyük Birader’in kulakları vicdanımızı dinlemeye ve sonra da bastırmaya çalışırken, basın özgürlüğü hiçe sayılırken sesini çıkarmayan ve olayların bu noktaya gelişinde pay sahibi olan bir grup aydın, DTP’nin kapatılmasının ardından “çözümün adresi TBMM”dir dediler. Baskın Oran, Ufuk Uras, Sami Evren, Süleyman Çelebi ve benzerleri, akıllarına şimdi gelmiş olacak, çözüm olarak TBMM’yi gösteriyorlar. Hangi meclisi kastediyorlar acaba? Obama’nın söylev verdiği meclisi mi; yoksa Atatürk’ün söylev derdiği Millet Meclisi’ni mi? İkincisini kastetmedikleri ortada.
Türkiye’mizde iki iktidar iş başındadır. AKP Türkiye’yi yönetememektedir ve Türkiye bir cepheleşmeye sürüklenmektedir. Cepheleşmenin zemini ya etnik kavgalar olacak ya da milli devleti korumak isteyenlerin iktidara yürüyüşleri olacak. Önceleri bu cepheleşmeyi “küreselleşmeci-millici” ayrımıyla muştulayan İngiliz Bakan Mehmet Şimşek, sanırız ki savaşın taraflarını doğru bir şekilde adlandırmış. Bağımsız bir Türkiye isteyenlerle Atlantik Sistemi’nin çöküşüne ortak olmak isteyenlerin arasında yürüyen iktidar mücadelesi sürerken bir yandan da mecliste Atlantik Sistemi’nin sloganlarını sahiplenme yarışına girişmiş tarafların savaşına tanık olmaktayız. Amerikan projelerinde görev alma yarışında olanların giriştiği bu yarış aşağıda anlatılacaktır.
Demokratik Kolluk Ve Barışsever Yargı
1 Mayıs’ta işçileri sokağa çıkartmama kararı alan, hastanelerin acil servislerine bile gaz bombası yağdırtan AKP, bir de bakıyoruz sokaklarımızı esir alan kalkışmaya karşı “demokratik açılımı” hayata geçiriyor, kışkırtmalara zemin hazırlıyor.
Vatan ve emek için direnen, demokratik mücadele yöntemlerini terk etmeyen TEKEL işçileri gözaltına alınırken, baştan ayağa teröre bulaşmış hareketler ve bu hareketleri öven “aydınlar” demokrasi edebiyatında sınır tanımıyorlar.
“Pişman olmayan, teslim olmayan ziyarete gelen” PKK’lılar için kurulan çadır mahkemeleri demokratik açılımın ne kadar barışsever olduğunu, yargının nasıl bir “yargı reformu”na maruz kaldığını gösteriyor.
Sokaklara sürülen çocuklara karşı şiddet uygulamaktan çekinmeyen AKP, PKK’lılar için çadır mahkemeleri kuruyor. PKK’lılara düz ovaya inin, Kürt çocuklarına ise dağa çıkın demektedirler.
Açılımın İçi Ne Kadar Boş; Ne Kadar Dolu?
Türkiye’de ne oldu da sokakta ateşler yanıyor? AKP “terörü bitireceği” vaadiyle içi boş olan bir açılım yapmaya başladı. ABD’de başladıkları turlarda Amerikalıları memnun etmiş olmalılar ki büyük patron destur verdi. Türkiye’de de bu içi boş açılım meclise gelene kadar aylarca kamuoyunun gözleri önünde, televizyonlarda yapılan spekülasyonlarla dolduruldu. Siyaset Meydanı’nda çocuklar, 32. Gün’de iradeyi İmralı’ya bırakan DTP’liler, üniversitelerde AKP’nin “akademisyen”leri bu içi boş açılımı doldurdular. Bu sırada Avrupa Parlamentosu’ndan ve ABD Büyükelçileri’nden tebrikler gelmeye başladı. Bunlar yetmedi, Apo da bazı uyarılarla beraber onay verdi.
Açılımın içinin boş olduğu çeşitli kesimler tarafından söylense de, esasında bu açılımın bir içeriği olduğu ve içeriğinin ne olduğu sürece bakıldığında rahatlıkla görülebilir: Açılım Cumhuriyetle ve TSK ile hesaplaşmanın önemli araçlarından birisi. Açılımın bir ABD açılımı olduğu sürecin yönetil(emey)işinden de belli. Hükümete ABD ve AB’den destek üstüne destek yağıyor, Apo nazlı nazlı onaylıyor ve bütün Amerikancı kalemşorlar şiddete karşı açılımın yürütülmesinin ne kadar önemli olduğunu söylüyorlar. Açılımın yarattığı şiddeti açılımla çözmeyi savunabilecek denli arsızlaşan iktidar yanlıları TSK ile PKK’yı kimi zaman üstü kapalı olarak kimi zaman da açık açık ateşkese davet ediyorlar. Ergenekon Davası’yla sersemleyen TSK sürece karşı net bir tavır alamıyor. Meydanı boş bulan ve leş kargalığına soyunan şoven Küçük Amerika milliyetçileri ise Kürt düşmanlığı üzerinde parsa kapmaya uğraşıyor.
Sürece Yeni Malzeme: Dersim Tartışması
Onur Öymen’in konuşmasında geçen bir bölüm şişirildi ve genişletildi. Sonrasında “demokratik” açılımcıların cephesine kuvvet gerektiğinden olmalı, Aleviler de sürece itilmeye çalışıldı. Türkiye’nin çeşitli bölgelerinde yapılan eylemlerde sözüm ona barışseverler “Kahrolsun Kemalist diktatörlük” sloganlarıyla “barış”ın koşullarını ortaya koymaya başladılar. Barış istiyorlardı; ateşkes gerekiyordu. TSK ve milli kuvvetler ateşi kesmeliydiler. Barışseverler Seyit Rıza posterleriyle, Hizbullah kalıntıları ise Said-i Nursi ve Şeyh Said’leri bayrak yapmış Cumhuriyet’e karşı yürüyorlar.
Artık tartışılan Dersim İsyanı’nın bastırılma şekli olmaktan çıkmıştır. Cumhuriyet’in kendini hedef alan feodal kalkışmalarla mücadelesi başlı başına sorgulanmaktadır.
Türkiye Kürtçülük Yarışına Sahne Oluyor
Geride bıraktığımız birkaç yıldır “imamlar birliği” oluşturmaya çalışan PKK, İslamcı tabana göz kırpmaya başladı. Cumhuriyetin tüm düşmanları birleştirilmeye çalışıyordu, bir yandan da Doğu illerimizde bir başka kavga baş göstermişti. Fetocular Apoculara karşı Kürtçülük yarışına girmişlerdi. Tayyip Erdoğan mitinglerinde Kürtçe konuşmalara başlamıştı ki yanıt gecikmedi Ahmet Türk mecliste Kürtçe konuşarak “Mecliste Kürtçe konuşmasını, Başbakan’ın Kürtçe konuşmasına” bağlamıştı. “Hodri meydan” diyordu. Türkiye toprakları Ortaçağ kurumlarına (şeyhlik ve ağalık) dayanan iki benzer gücün birbirleriyle giriştikleri mikro milliyetçilik yarışına sahne oluyordu.
DTP kendi içerisinde de bu Kürtçülük yarışını sürdürmekteydi. Moda deyimle “şahinler” ve “güvercinler” şeklinde bölünmüşlerdi. Ancak çok geçmeden bunun sahte bir ayrım olduğunu gördük. DTP’nin kapatılması sonrasında alınan tavır bunu göstermiştir. Sert muhalefetin “Barış ve Demokrasi Partisi”nde süreceğini söyleyen DTP’liler bu partinin bir Türkiye partisi olacağını; sol ve sosyalist görüşlerin de içerisinde yer alacağı bir kitle partisi olacağını ilan ettiler. BDP’ye destek veren isimlerin Ufuk Uras, Sami Evren, Oya Baydar vb. olduğu düşünülürse, bu partinin nasıl bir “Türkiye partisi” olacağı belirginleşiyor.
Açılım Kıskaç Altında
Bir yandan bütün halkın tepkileri sonucunda AKP açılım söylemini hafifletiyor, Türkiye bayraklı pozlar veriyor; diğer bir yandan da Avrupa’da yaşayan Batıcı Kürt milliyetçilerinden, emperyalizmin komiserlerinden ve PKK’dan azar işitiyor. DTP’lilerin sine-i millet restlerine karşı panik içerisinde onları mecliste tutma yolları arıyor. “Tanrı Dağı kadar Türk” olduğunu iddian eden Küçük Amerika milliyetçileriyle, “Kandil kadar Kürtçü” olan grupları birbirine kırdırmayı amaç edinmiş emperyalistler, AKP’nin hantallığından şikâyet etmektedirler.
Ahmet Türk 8 Aralık günü açıkça sürecin ne yönde seyredeceğini kamuoyuna açıklıyor:
“Biz mi açılıma karşı çıkıyoruz? Yoksa hükümet mi? Bize göre, hükümet gerçek bir açılımdan kaçmanın fırsatını ve koşullarını oluşturmaya çalışıyor.
Ama kaçamayacaklar. Bu halkın mücadelesi eninde sonunda gerçek bir açılımı yapmaya zorlayacaktır. Bunun yolu açılmıştır. Geri dönüş yok. AKP olsa da olmasa da Türkiye kendi barışına ve demokrasisine mutlaka kavuşacaktır.” (1)
Unutulmamalı ki Türkiye haftalarca İmralı’ya kilitlenmiş, Apo’dan “yol haritası” gelmesini beklemiştir. Devlet cezaevindeki mahkûmdan yol haritası bekler duruma itilmiştir. AKP mevcut patronları yetmemiş gibi Apo’yu da süreci denetleyen ve yönlendiren bir özne haline getirmiştir.
Kimileri de “kardeşlik” sözlerine bile tahammül edememektedirler. Örnek mi? Hazımsızlıklarını şu sözlerle dile getiriyorlar:
“‘Biz kardeşiz’ ,‘bin yıldır birlikte yaşıyoruz’, ‘din kardeşiyiz’ vb. söyleminin asıl amacı, Kürtlere doğal haklarını, insan olarak sahip oldukları haklarını, Kürt toplumu olmaktan doğan haklarını vermemenin, ya da olabildiğince asgari düzeyde tutmanın gerekçesi yapılmak isteniyor. Bu yaklaşım terk edilmelidir.” (2)
Faili Meçhul Terör
Avrupa’dan Kemal Burkay, Türkiye’den ise Taraf kadrosu, PKK’ya olan güvenleri sarsılmış olarak, 7 erimizin öldürülmesini PKK’nın üstlenmesine rağmen “pis kokular” alıyorlar; saldırının ardında “derin devleti” görüyorlar.
Eğer “derin devlet” dedikleri Türkiye’nin NATO’ya katılması sürecinde ülkemizin tüm kurumlarına sızmış olan SüperNATO ise bir bakıma haklılar. PKK’yı kuran öznelerin kimler olduğunu Türkiye devrimcileri çok iyi bilirler. Nitekim bu gerçekleri söyleyen cesur kalemimiz Uğur Mumcu’yu bu gizli örgütün hain bir pususunda kaybettik. PKK’nın SüperNATO güdümündeki MİT tarafından Güneydoğu’daki sol örgütlerin ve dolayısıyla kardeşliğin kökünü kazımak için kurulduğunu söyleyen Doğu Perinçek ve arkadaşları ise Silivri Zindanları’nda mücadelelerini sürdürüyorlar.
Kandil’e dayanan gücüyle “tabanımız bize dağa çıkın diyor” diyen Emine Aynalar, “kan akmasın” edebiyatı ile Türkiye’yi açılımlara teslim olmaya çağıran liberal “aydınlar”, kardeşlik sözcüklerine bile alerjisi olan Fikret Başkaya ve dostları, olanca güçleriyle AKP’ye emperyalizmin verdiği görevi hatırlatıyorlar.
Süreci Yürüten Kimdir? Hangi Ellerle Yürütüyor?
Süreci yöneten ABD emperyalizmidir. Bu uğurda bütün işbirlikçi güçleri kullanmaktadır. Bu güçler iradeleriyle bu sürece katılmaktadırlar. Emperyalizm Atlantik’in ötesinden emir yağdırmakta, kuryeler Başbakanlık koltuğunu işgal etmektedirler. Süreç Meclis’te başlatılmıştır; AKP’nin eliyle yürütülmektedir. Sorunların kaynağını AKP’ye eklemlenen DTP’nin siyasi etkinliklerine indirgemek gerçeği bulandırmaktadır. DTP kamuoyuna yaptığı açıklamalarda “masumiyetlerini” AKP’nin yaptıklarıyla temellendirmeye çalışmaktadırlar.
“Barış” Sloganlarıyla Barışa Kurşun Sıkılıyor
“Demokratik” denen açılımların demokrasiye hizmet etmek şöyle dursun, demokrasiyi ortadan kaldıracak ortamın yaratılmasına ve sonucunda otoriter bir rejimin gelmesine hizmet ettiği açıkça anlaşılmıştır. Açılım sürecinde insanların ağzından düşürmediği barış, kardeşlik, demokrasi gibi kutsal tanımlar psikolojik savaşın silahları olarak kullanılmaktadır. Barış afyonuyla Türkiye’nin barış özleyen güçleri uyuşturulmakta ve ordusundan kopartılmaktadır. Ordu aciz duruma düşürülüp, milletinin gözünden iki paralık edilmek istenmektedir. Bu süreç ve bu alçak saldırı, “demokrasi, insan hakları ve barış” kalkanının arkasına saklanmış durumdadır. Unutulmamalıdır ki Hitler’in de İkinci Dünya Savaşı öncesinde her daim kullandığı sözcük “barış” idi.
Vatansız Özgürlük Olur Mu?
Türk Milleti bu açılımlarla uykusunda uyandırılıyor. Uyku sersemliğiyle eline silah tutuşturuluyor. Yurttaşlar “vatansever olmak” ile “özgürlükçü olmak” şeklinde sunulan sahte bir ikilemle baş başa kalıyor.
Bu ikilem kime aittir? Özgürlük ile vatanı ve milleti birbirlerine karşı kavramlarmış gibi sunanlar kimler? Bunlar birbirlerinin karşıtı olarak algılandığı sürece özgürlük de, vatan da halkımızdan uzaklaşacak ve “özgürlük” diye diye milletimiz özgürlüğün en büyük düşmanı gerici-emperyalist güçlerin esareti altına girecek.
Özgür Olacak Olanlar Kimlerdir?
“Özgürlük istiyoruz, barış istiyoruz” diyorlar. Özgür olacak olan kimdir? Ağalar mı? Güneydoğu Anadolu bölgemizde halkın toprağını gasp eden sözüm ona özgürlükçü, barışsever toprak ağaları mı? Yoksa toprağı gasp edilen halkımızı uyutan şeyhler mi? Yoksa vatanı pazarlamakla zenginleşmeyi öneren işbirlikçi sermaye mi?
TGB Özgürlük İçin Mücadele Yürütmektedir
Biz de özgürlük istiyoruz. Milletimizin özgür olmasını istiyoruz. Özgür yurttaşlar olmak istiyoruz. Kan, soy sop bağıyla yahut dini bağlarla doğduğu coğrafyaya, aileye, mahalleye zincirlenmiş tutsaklar değil; yasalar tarafından tanınan, hakları olan, aklı hür, fikri hür ve vicdanı hür bireyler olmak istiyoruz. Egemenliğin bize ait olmasını istiyoruz. Biz barışseveriz; bizim için barışın koşulu özgür olmamızdır, tam bağımsızlığımızın tanınmasıdır.
TGB bu sözde demokratik açılıma karşı tavrını net bir biçimde sürecin başından beri her fırsatta dile getirmektedir. Açılımlar henüz daha yeni konuşulmaya başlandığında “ABD’nin açılımlarına kapalıyız” diyerek, “Türk de, Kürt de biziz” diyerek milletimizi ve gençliği açılımlara dur demeye çağıran TGB, halkımızı da “Türklük” ve “Kürtlük” maskesi ardında yapılan provokasyonlara karşı uyarmaktadır. Her zaman söyledik, yine söylüyoruz. Türkler ve Kürtler ayrılmaz kan kardeştirler. Dışlayıcı ve ayrılıkçı tutumlar arasında fark gözetmiyoruz. Kan ve gözyaşının sorumlusu ne Türk, ne de Kürt halkıdır. Sorumlu, doğrudan doğruya süreci yöneten ve bölünme üzerinden rant sağlayan emperyalizmdir.
“Özgürlük” Diye Diye Köleleştiriyorlar, Vatansızlaştırıyorlar
Özgürlük köleliği tüm olanaklarıyla ve ilişkileriyle ortadan kaldırmayı gerektirir. Etnik ya da dini temelde örgütlenmek milletimizi köleleştirir, vatansızlaştırır. Bu biçimde örgütlenenler vatansızlaşmış ve köleleşmiştirler. Bu örgütlenmelerin içerisinde mücadele yürüttüklerini söyleyenler doğrudan veya dolaylı olarak emperyalizm tarafından yönlendirilmektedirler. Vatansız ve iktidarsız bir özgürlüğün hayaliyle ayak bileklerindeki zincirleri halhal zanneden kölelere dönüşmüşlerdir.
Kölelerin yaptıkların açılımların Türkiye halkı açısından bir kıymeti olamayacağı, son dönemde yaşanan kışkırtmalar ve Kürt ile Türk’ü birbirlerine düşürme provaları çerçevesinde açıkça ortaya çıkmıştır. Önümüzdeki görev ve sorumluluk, örgütlü olduğumuz her alanda kışkırtmalara ne adına yapılırsa yapılsın karşı çıkmak; Yugoslavyalaşma sevdalılarının heveslerini kursaklarında bırakmaktır.
Cenk ÖZDAĞ
Dipnotlar:
(1) http://www.dtp.org.tr/tbmm/grup-konusmalari/1-2009/a-turk-1.html
(2) http://www.kurdistan.nu/dk-yazilar/kurt_acilimina_dair_bildiri.htm
Paylaş / Arkadaşına Gönder / Favorilere Ekle
![]()
Kemalist devrim
Yüksel Yiğit Sarsmaz
TGB Gebze
Amerika'da beniEce Kırbaş
TGB Ankara
'Manyetik Takla' ve Eylemsellik GereğiÇağrı Sevinç
TGB Isparta
Uğur Mumcu'dan Hrant Dink'e aynı oyun!Mehmet Yaşar Yıldız
TGB Sakarya
'Fail-i meçhul' değil 'Fail-i emperyalizm'Elvan Konuk
TGB Ankara
Yeniden çağdaşlığın ve halkın cumhuriyetine dek kavga!Ozan Şenyüz
TGB Kuşadası
KorkuErkin Öncan
TGB İstanbul
Bizim tarihimiz; 19 MayısOnur Dönmezer
TGB Hatay
Hakimiyet-i Milliye'nin mesleği, milletin hakimiyetini müdafaa...Gökalp Çiftçioğlu
TGB Ankara





