Çarşamba, 26 Mayıs 2010 17:24
AKP iktidara geldiği ilk günden bu yana Türkiye’nin biricik demokratik devriminin tüm eserlerini yok etmeye çalışmaktadır. Bunların en başında da Türkiye’nin aydınlanma sürecinde mihenk taşı olan üniversitelere saldırılmaktadır. YÖK Başkanı’nın değiştirilmesiyle başlayan süreçte, üniversiteler eğitim ve aydınlanma yuvası olmaktan çok ticarethaneye dönüştürülmeye başlanmıştır.



‘Soykırım’ı tanıma kararı ABD Temsilciler Meclisi’nden geçti. Sonrasında ise İsveç Hükümeti soykırım savlarını tanıdı. Bu iki karar da medyamızda çok büyük oranda yer buldu. ‘Davos Fatihi’ başbakanımız ise olayı komedi olarak niteledi. Yani hem hükümetimiz hem holding medyamız ABD Hükümeti’ne çok sert (!) tepki gösterdi.
“Devletin içinde örümcek ağı misali büyüyen, karda yürüyüp izini belli etmeyen, sessiz ve derinden, kemiklere adım adım ilişen, dokularda büyüyen, gelişen bir mikrop gibi yurt topraklarında hüküm süren bir dinamik”. Bu sözcükler; devletin parasını, maddiyatını kullanarak Cumhuriyet ile savaşan; örgütlenerek, kadrolar yetiştirerek devletin başını bile esir alan tarikat olan Fethullah Cemaati’ni anlatmaya başlamak için ön sözler olsa gerek…
Kimilerine göre bir sivil toplum örgütü… Yurt sathına yayılmış evlerde ‘hizmet’ görülüyor. Fakir fukaranın, garip gurebanın çocukları ücretsiz olarak okutuluyor, barındırılıyor. Tüm bu ‘örümcek ağının’ merkezindeki Fethullah Gülen Hocaefendi ise, zaten bir kanaat önderi! (Örümcek ağı tabiri tamamı ile zatın kendisine aittir.)
Fethullah Gülen, özellikle Türkiye’nin iç ve dış siyasetini ilgilendiren konularda, tüm dünyada isminden sıkça söz edilen bir siyasal aktör haline getirildi. Artık uluslararası alanda tüm ülkeler Fethullah Gülen’i dikkate almak zorundalar. ABD’nin, Türkiye’nin de içinde yer aldığı 24 ülkeyi kendi çıkarları doğrultusunda etnik ve dini temelde bölerek şekillendirme esasına dayanan Büyük Ortadoğu Projesi doğrultusunda bakıldığında, Gülen’in ABD’nin dünya üzerindeki hegemonyasını devam ettirmek için vazgeçilmez bir isim olduğunu görüyoruz.
Amerikan projelerinin Türkiye ayağındaki önemli isimlerden Prof. Dr. İhsan Doğramacı, 25 Şubat 2010’da Ankara’da vefat etti. Üniversite dünyamıza ‘kazandırdığı’ çifte standartçılık, adam kayırmacılık, piyasacılık ve daha birçok yenilikle(!) bir döneme damga vuran Doğramacı’yı son yolculuğuna, BOP tayfası firesiz uğurladı. Unutmadan söyleyelim, Atlantik ötesi imamı da taziyelerini hiç geciktirmeden yayınlayarak, yol arkadaşına karşı son görevini yerine getirdi.
Mart ayı, Türk karikatürü açısından pek de özlemle hatırlanacak bir ay değildir. Öyle ya, kimler yok ki Mart’ta yitirdiklerimiz arasında: Mim Uykusuz, Nehar Tüblek, Mustafa Emektar, Nemci Rıza Ayça… Bu karanlık zincire eklenen son halka, Türk çizgisinin yaşayan en büyük ustası, ‘çizgi dâhisi’ Turhan Selçuk oldu. ‘50 Kuşağı’ çizerlerimizin en bilinen ismi, 11 Mart günü saat 01.30 sularında hayata gözlerini yumdu.
TEKSİF Sendikası İzmir Şube Başkanı Faruk Aksoy:
Mart ayının başında gösterime giren ve yönetmenliğini Hüdaverdi Yavuz’un yaptığı “Eşrefpaşalılar” adlı film, Zaman Gazetesi Genel Yayın Yönetmeni Ekrem Dumanlı’nın “Muhafazakârlar sinemaya el atmalı” buyruğunun gereklerinin yavaş yavaş yerine getirilmeye başlandığının bir kanıtı olarak karşımızda duruyor. Bu filmle birlikte, yeri geldiğinde en etkili propaganda silahlarından birine dönüşebilen sinemanın, cemaatçiler tarafından keşfedildiğinin ve bu tip filmlerin arkasının gelebileceğinin sinyallerini alıyoruz; zira henüz gösterime girmeyen “Büşra”yı bir kenara bırakırsak, “Eşrefpaşalılar” Amerika’daki Hocaefendinin hayatından bir kesitin ‘utangaç’ bir biçimde beyazperdeye yansıtılmış halinden başka bir şey değil.










